<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769</id><updated>2012-02-12T23:30:19.268+02:00</updated><category term='Gezi/tatil'/><category term='Edebiyat'/><category term='Düşünceler'/><category term='Diğer'/><category term='Hobi'/><category term='İktibas'/><category term='İstanbul'/><category term='iletişim'/><title type='text'>Aklıma Düşenler</title><subtitle type='html'>Herkes herşeyden sorumludur</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>33</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-7986249884723681422</id><published>2012-01-12T11:20:00.000+02:00</published><updated>2012-01-12T11:21:43.565+02:00</updated><title type='text'>BİR KRİZİN ARDINDAN SINIFTA KALANLAR</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Borusan krizine içeriden bir bakış&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bilindiği gibi Borusan Grubu geçtiğimiz günlerde doğrudan kurumsal itibarını zedeleyebilecek ciddi bir iletişim krizi yaşadı. Olayın özü basit: Yeni Şafak gazetesi bir haber yapıyor. Konu sosyal medyada bir bozkır yangını gibi büyüyor. Borusan hastag’ı Türkiye’de ve Almanya’da TT (Trend Topic) oluyor; devamında Sabah gazetesi “Türkiye'de 'başörtüsü' bahanesiyle sponsorluk iptaline girişen BMW'nin dünyada birçok radikal dini örgüte para aktardığı ortaya çıktı” ana fikrinde bir derleme haber yapıyor.  Böylelikle Borusan Grubu, Türkiye’nin yeni “normali” ile çok yakın mesafeden yüzleşmek durumunda kalıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu gelişmeler yaşanırken Borusan 3 temel adım attı: Birincisi grup şirketi Borusan Otomotiv olarak, yazılı medyada olduğu kadar sosyal medyada da yer bulan bir ilk basın açıklaması ile marka müdürünün açıklamasını onaylamadıklarını belirtti (&lt;a href="http://www.borusan.com/tr/BasinOdasi/BorusanHoldingBultenleri.aspx?PageName=KamuoyuAciklamasiBorusanOtomotiv"&gt;http://www.borusan.com/tr/BasinOdasi/BorusanHoldingBultenleri.aspx?PageName=KamuoyuAciklamasiBorusanOtomotiv&lt;/a&gt;) ; ardından tüm ulusal yayın yapan gazetelere kamuoyunda oluşan hassasiyeti paylaştıklarını bildiren bir tam sayfa bir ilan verdi; en son olarak da yeni yılın ilk çalışma günü sabahı düzenledikleri bir basın toplantısı ile hiçbir belirsizliğe yer bırakmayacak biçimde konu ile ilgili tüm hatalı bilgileri düzeltti ve kamuoyundan açıkça özür diledi. ( Basın açıklamasının tamamına bu linkten ulaşabilirsiniz: &lt;a href="http://www.borusan.com.tr/tr/BasinOdasi/BorusanHoldingBultenleri.aspx?PageName=BorusanHoldingCeosuAgahUgurunBasinToplantisiKonusmaMetni"&gt;http://www.borusan.com.tr/tr/BasinOdasi/BorusanHoldingBultenleri.aspx?PageName=BorusanHoldingCeosuAgahUgurunBasinToplantisiKonusmaMetni&lt;/a&gt;)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Zorlu bir 5 gün idi. İşin özü, yıllarca büyük emek verilerek oluşturulmuş bir kurumsal itibarın “ayrımcı” algısı ile damgalanıp yerle bir olması söz konusu idi. Borusan bu iletişim krizi ile bundan sonra Türkiye’nin 40 yıl ve ötesi kurumsallaşmış tüm şirketlerinin yaşayabileceği bir kritik “dönemeç” yaşadı ve bunu başarı ile, gerektiği gibi çok fazla kırıp dökmeden çözmeyi başardı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Özür dilemesi ve özür dilerken söyledikleri, özellikle İstanbul merkezli iş dünyası için bir “ilk”ti.  Bazı gerçeklerle yüzleşmek için cesaret gerekiyordu ve Borusan bu cesareti gösterdi. İleride konunun tarafları özellikle basın toplantısında söylenenlerin önemine daha çok vakıf olacaklardır.Yaşanan bu iletişim krizi ile Türk iş dünyası, özellikle de İstanbul merkezli  holding şirketleri, ilk kez bu ülkenin “başörtülü” ve “mütedeyyin” gerçeği ile doğrudan yüzleşmek durumunda kaldılar. Ama tabii yüzleşme bu noktada bitmedi halen de sürüyor…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bundan sonrasında, İstanbul iş dünyasında, yavaş yavaş da olsa, orta vadede yeni bir dönem yaşanacaktır. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde,  İstanbul’un kalburüstü şirketlerinde iyi eğitim almış, yüksek yetkinliklere sahip  başörtülü kadınları görmekten şaşırmayacağız. Şimdiden örneğin medyada kendilerini görünür kılmaya başladılar; yakında aynı basın toplantılarında bu kez kamuoyunu bilgilendiren yöneticiler olarak da karşımıza çıkacaklar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Şahsen bu konuda bir çok mütedeyyin erkekten daha başarılı olacaklarını da düşünüyorum. Toplum ve yaşam algılarını 28 Şubat ile zirve yapan “aşırı laikçi” zihniyete sabitleyenler bundan mutsuz olacak, hatta artık bu ülkede yaşanmaz diye düşünecek olsalar da, maalesef bu böyle olacak…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Ezberci iletişim anlamıyor; anlamadığını da bilmiyor&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Asıl konumuza gelmeden önce, 2012 yılında mevcut toplumsal, ekonomik ve politik gerçeklerimizin de altını çizmekte yarar var. Türkiye 2002 seçimlerinden bu yana sessiz bir devrim yaşadı. Bu şu veya bu biçimde, geneli itibarı ile hepimizin bildiği bir gerçek. Ancak bilmediklerimiz ya da en azından üzerine yeterince eğilmediğimiz başka gerçekler de var. Yeni bir Türkiye’de yaşıyoruz artık. Bir sürpriz olup da yeniden çok aşağılara düşmezsek, bu ülkede 2004’de kişi başına 5,805 Dolar olan Gayri Safi Milli Hasıla (GSYH)  2010’da 10.079 Dolara çıktı. Bu yeni bir orta sınıf ortaya çıktı demektir. Bir diğer rakam, fikir vermesi açısından toplam şirket sayısıdır: 2004’de Türkiye’de toplam şirket sayısı 320.000 iken bu rakam 2010’da 2.000.000 olmuştur. Son yıllarda diğer değişenler: Yeni bir medya mülkiyet yapısı ve çeşitliliği, eskinin güçlü ve siyaset dahil her konuda fikir sahibi işadamı figürü yerine giderek silikleşen ve olması gerektiği gibi sadece kendi iş konularına odaklı iş adamı figürü, iş dünyasının değişen ilk 1.000 şirketi, gücünü her geçen daha fazla hissettiren bir sosyal medya ve tabii devamında asker- sivil dengelerini ve de gazetecilik dengelerini değiştiren bir dizi dava vs.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu büyük resim, bazı ezberleri neden ve nasıl bozmamamız gerektiğini net biçimde ortaya koyuyor.Ama bazılarımız anlamıyorlar, bazıları da ne yazık ki anlamadıklarını da bilmiyorlar. Bu değişimin savunuculuğuna, sözcülüğüne soyunanlardan bazıları da “daha fazla, daha fazlasını isteriz” diye bir tür rövanşizmin öncüleri oluyorlar…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;“Ben daha iyisini yaparım” bizim iletişim sektöründe pek yaygın bir durumdur malesef. En çok da, iletişim krizi durumlarında veya yeni, büyük projelerin lansmanlarında. Her daim, sağdan soldan buluşturdukları cep telefonu numaraları ile veya hatırlı olduğunu varsaydıkları tanıdıklarla patronlara ulaşmaya çalışan iletişimcilerimiz vardır. Şimdi gazetelerden de söylüyorlar; daha az imkanları olanlar için ise twitter de var tabii. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Borusan krizi patlak verip ilk basın açıklamamızı yaptıktan sonra Borusan Yönetimi’ni ve kurumsal iletişimcilerini de bu konuda “şimdi herkes sizi aramaya başlar” diye uyarmak istemiştim.  Ama bu kez tahminimden de fazlası oldu. Bu konuda köşe yazıları yazıldı, röportajlar verildi. (Hatta, Borusan son dakika da öğrenip görüş bildirdi. Sektörümüzün önemli yayın organlarından bir tanesi de, bu konuyu kapak dosyası olarak işleyecekmiş.) &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Velhasıl aslında biraz komik. Anlaşılan Borusan’ın derdi iletişim sektörünü gerdi… Borusan iletişim krizi bitti; Borusan iletişimcilerinin iletişim krizi baş gösterdi gibi bir durum…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Bozulan Ezberler&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt; Şimdi asıl soru şu: Değişimli olarak iletişimci ve gazeteci şapkalarını kullanan meslektaşların köşelerinden iyi günde çiçek, kötü günde kılçık atmalarına "özgün bir Türkiye gerçeği" olarak alışmıştık alışmasına da, bu kez sektörden bir çok isim “hariçten gazel okumak” konusunda gerçekten kendini aştı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Neden Borusan Grubu’nun kriz iletişimi yönetimi bu kadar çok tepki ve ilgi çekti?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Birinci ve ilk akla gelen cevap basit aslında : Büyük hedef her zaman kolay hedeftir. Borusan zaten son 10 yılın en güçlü kurumsal markalarından biri ya; bizim toplumun güzel deyişi ile “kedi ilişemediği ciğere mundar dermiş”. Bildik hikaye yani. Ama bu kez, kanaatimce daha da fazlası var ve bu daha fazlası gerçekten önemli.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu kez aslında söz konusu olan genel olarak İstanbul iş dünyasının, özel olarak da iletişim sektörünün ezberinin bozulmasıdır. Kanaatimce, Borusan Grubu’nun kriz iletişiminin bu kadar çok tepki almasının asıl nedeni budur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hangi ezberler bozuldu ?  &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İletişimcilerden başladık onlardan devam edelim. Devamında sırası ile iş dünyasına geliriz, oradan muhafazakar kamuoyu oluşturucuları içerisindeki bazı “rövanşist” kalem erbabına ve de sen olarak aslında benim de kendimi kıyısında köşesinde ait hissettiğim “çağdaş” zümreye…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Ezber 1: Kötü yönetim-İyi yönetim...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İletişim krizi denince, bizim sektörümüzdeki en genel ezber, maalesef bazı üstatlar tarafından bol keseden yaygınlaştırılan kurumsal iletişimcilerin ve/veya onlarla çalışan danışmanların “kriz iletişimini kötü yönetmeleri” meselesidir. Bu ezberin gayri etik kısmı bir yana ( yani bir doktorun veya avukatın meslektaşının mesleki performasını medya üzerinden eleştirmesi), daha kritik kısmı, kurumlarda, çok veya az kurumsallaşmış olsun, özellikle kritik anlarda iletişimin nasıl yönetildiği gerçeğini saptırmak ile ilgilidir. Kurumlarda, iletişim kurumsal iletişimcilerin ve/veya danışmanların feraseti ve sağduyusu ile bir yönetim – tıpkı ve finans veya İK yönetimi gibi- fonksiyonu olarak kabul edilebildiği ölçüde, kriz yönetiminde birinci dereceden etkili olabilirler ama hiç bir zaman son karar verici değillerdirler. Düşünebiliyor musunuz, iletişimci olarak ne kadar yetkin olursanız olun, milyar dolarlık ciroların riskini almış insanlar sırtında yumurta küfesi taşımayan size diyecekler ki, haydi buyrun benim yerime karar verin. Yoktur aslında  böyle bir şey...  Bu konudaki gereksiz yere böbürlenenler bir yana tabii... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Ezber 2: Entegre olamayan iletişim...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İkinci ve halkla ilişkilercilerin sıklıkla kendi özgül ağırlıklarının değerini abartarak vurgulamak için başvurdukları bir söylem de, “kriz gazete ilanı ilanı ile çözülür mü” lafazanlığıdır. Hayır tabii ki çözülmez! Ancak bu noktada, özellikle irili ufaklı iletişim patronlarının, kendi şirketlerinin pazarlama iletişimi sunumlarında sıklıkla hatırlattıkları entegre yani bütünleşik iletişim gerekçelerini hatırlamalarında yarar var. Niye bundan 20 yıl öncesinde iletişim profesyonelleri bütünleşik iletişim diye bir kavrama başvurmuşlardır? Çünkü farklı hedef gruplara ve/veya sosyal paydaşlara sıklıkla ayni iletişim araçları ile ulaşmak mümkün olmamaktadır. Ayrıca bazan farklı iletişim araçlarının da iletişimi pekiştirici fonksiyonu vardır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu noktada, bir seçici algı sorunsalı olarak, sadece genel kamuoyuna odaklanan ve bunu kendi göreceli değerler skalasında ulusal medyadaki yansımalarına göre kıymetlendiren bakış açısına, iki hususu daha hatırlatmak gerekiyor tabii. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Birincisi, hele ki gündemde olan ülkede neredeyse ideolojik bir kamplaşmaya yol açmış bir sosyo-kültürel sorun ise, burada, paydaşlarınız çok yönlü ve çeşitlidir. Her birine farklı iletişim araçları ile bütünleşik ve birbirinin önceliklerini karıştırmayacak biçimde seslenirsiniz. Bir gün sonra basın toplantısı düzenleyeceğinizi duyurmuşken, siz 4.5 milyar dolarlık cironuz ile ülkenin itibar algısı en yüksek holdinglerinden biri olarak, ulusal yayın yapan tüm basın organlarında tam sayfa bir ilan yayınlayıp ayrımcılığı benimsemediğinizi, bu konuda kamuoyunda oluşan hassasiyeti içtenlikle paylaştığınızı söylerseniz bunun bir iletişim katma değeri vardır. Bunu toplum da ciddiye alır, kamu yönetimi de alır, diğer paydaşlarınız da alır... Ertesi gün basın toplantısına katılan 13 televizyon kanalı da, 44 basın kuruluşundan katılacak 60 adet gazeteci de ciddiye alır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Nitekim ilanın çıktığı gün sosyal medyada yer alan az olumsuz, çokça bilgilendirici mesajlar kamuoyunda mesajın ciddiyetinin algılandığının da açık kanıtıdır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Ezber 3: Hangi mecra ve Sosyal Medya...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Buradan geliyoruz ikinci hususa: Deniliyor ki “krizi çıktığı kanalda yönetmek gerekir, yani sosyal medya da çıktı bırak orada kalsın... Sosyal medya ayrıca o kadar da önemli değil; işi daha çok büyütüp kendi ayağına sıkma!”  Burada aslında belirtmek gerekir ki kriz öncelikle ulusal basında tirajı az etkisi çok bir yayın organında çıktı, oradan sosyal medya sıçradı ve ardından çok daha yüksek tirajlı mecralarda devam etti.  &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ama burada asıl önemli hata sosyal medyanın değerlendirilmesinde. Ortada, öncelikle sosyal medyanın ne anlama geldiğini, özellikle de 2011 yılında kendi söz hakkını doğru yanlış sonuna kadar kullanmaya kararlı içinde yaşadığımız toplumu anlamamakla ilgili bir sorun var. Sosyal medya denilen dijital ortamda, ülkemizde Twitter’da toplam 4 Milyonu aşkın kullanıcı, Facebook’ta ise 30 milyonu kullanıcı olarak, tüm Türkiye kamuoyunu şekillendiren kamuoyu önderleri var. Bunların meslek dilinde söyleyeyim, ayrıca bir “multiplier effect”leri de var. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sonuç olarak artık bu dünyada, iletişim farklı kanallar arasında birbirinden izole biçimde yürümüyor, her söz her bilgi birbirinin içinde. Burada özellikle önemli olan hangi mecranın belirleyici rolü olduğu konusudur. Bu noktada belirtmekte yarar var; bizim gibi henüz ulusal medyanın devlet odaklı konularda ezberini bozmadığı ülkelerde, sosyal medya çok daha önde ve belirleyici konumdadır.Bakınız Arap Uyanışı…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Ezber 4: Krizin lokalize edilmesi...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Gelelim dördüncü ezbere. Kabaca “ olayı büyütme, krizi lokalize et”; yani gerekirse iki tane kıytırık tweet  at ya da ilgili mecraya basın açıklaması yolla!!!  Konunun kendi kendine sönümlenmesini bekle.” Bu strateji geçerli bir strateji midir ? Evet ama bunun her koşulda genel geçer kaide haline getirmenin ezbercilikten başka bir şey olmadığını da eklemek lazımdır. Stratejik iletişim danışmanlığından bu kadar bolca söz ediyorsak, farklı kriz iletişim stratejilerinin de olduğu gerçeğini bilecek kadar donanımlı olmalıyız. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bundan sonra bu konularla ilgilenecek meslektaşlar için bir tanesini bir örnek ile anlatayım ve bu sayede Borusan’ın kriz iletişimi stratejisini anlamalarını umalım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Krizi bir yangına benzetecek olursak, aslında mevcut yangın söndürme stratejileri, kriz iletişim planlarında çok rahat uygulanabilirler. Yangınlarda en bilenen strateji, yangın alanına bolca su sıkmaktır; bizde en çok bu yapılmaya çalışılır; bir başka strateji ise, daha çok orman yangınlarında uygulanır,  yangını sınırlamaktır.Bu strateji iletişim danışmanlarının – ben dahil- en sık başvurduğu bir başka yöntemdir.  Özeti “yanan yanar; kalan sağlar bizimdir” prensibidir. Ama bir başka strateji daha vardır. Petrol kuyularında çıkan yangınlarda uygulanır. Ana fikri ise “yangını kullandığı oksijeni bitirecek daha büyük bir yangın ya da patlama ile söndürmektir”.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İşte aslında Borusan vakasında da yapılan budur: Çünkü ulusal basından başlayan kriz , sosyal medyada güç kazanmış, daha sonra tekrar ulusal basına sıçramış ve daha da önemlisi bu boyutu ile, tüm paydaşlar nezdinde Borusan kurumsal markasını ve dolaylı bir biçimde BMW markasını “ayrımcılık” algısı ile anılır duruma getirmiştir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu gerçekleri doğru okuyan Borusan yönetimi, bugünden başlayıp, tüm enerjisini tüketene kadar büyüyerek, zamana yayılmış biçimde gelişecek bir yangını iki güçlü hamle ile ( birincisi ilan çalışması; ikincisi basın toplantısı) sonlandırmak yönünde çok daha akılcı bir stratejiyi tercih etmiştir.  &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Borusan araya giren yılbaşının ardından, gerekli araştırmayı yaptıktan sonra 1 Ocak Pazartesi günü temel bir mesaj verdi: “Hangi dil, din, ırk, inanç, giyim ve yaşam tarzında olursa olsun tüm vatandaşlarımızdan içtenlikle özür dileriz” dedi. Sonuç olarak bu mesaj genel kamuoyunun büyük bir bölümü ve öncelikli sosyal paydaşları tarafından doğru olarak  algılandı ve kabul edildi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Herkes memnun etmek mümkün mü ?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt; Ama tabii herkesi memnun etmek mümkün değil: Sınırlı da olsa, “Borusan neden bir çalışanının açıklamasını talihsiz olarak tanımladı”; “niye çalışanını eleştirdi? ” noktasına, oradan “ne var özür dileyecek ?” sorgulamasına, buradan da “ben çok CEO tanırım bunların hepsi böyledir ” ve hatta “ aferin Borusan’a çalışanını da sattı” ya kadar giden tepkiler….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Malum Borusan’ın kiriz iletişiminden en çok bu ülkenin en önemli sosyo- kültürel sorunlarından birini sümen altı edip sanki böyle bir sorun yokmuş gibi davranan bazı meslektaşlarım rahatsız oldu. Herhalde bu rahatsızlıklarını, müşterileri ile de paylaşıyorlardır. İyi de yaparlar ancak bir şartla: Mesleki gevezelikleri ile asıl meseleyi gizlememek şartı ile…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;O da şudur ve bunu muhafazakar basından gazeteciler açıkça dile getiriyorlar: Sizin şirketinizde bir başörtülü iş başvurusunda bulunursa nasıl davranacaksınız?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Bazı muhafazakar kamuoyu oluşturucular da sınıfta kaldılar...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu arada, şaşırtıcı olmayan bir tepki de, aynı şekilde kendi ön kabullerinin ve buna bağlı düşünsel reflekslerinin kurbanı olan bazı muhafazakar kamuoyu liderlerinden geldi. Onlar ise şunu söylüyorlar… Bugüne kadar aşırı laikçi  çevrelerin söylediğinin aynısını: “Takiyye yapıyorsunuz!!!” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Örneğin sosyal medyada muhafazakar kamuoyunun önde gelen figürlerinden bir isim şöyle diyordu: “CEO, grup başkanı, patron çok arkadaşım var ,holding yapılarına yabancı biri de değilim. Tavır kurumsal, kişisel değil.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Doğru olabilir mi ? Olabilir de… Tıpkı şimdi demokrasi ile yatıp kalkan bu muhafazakar kalemlerin, bir zamanlar demokrasiyi, daha doğrusu seçimleri  varılacak noktaya kadar binilecek bir otobüse benzettiği gibi! Ama insanlar gibi, kurumlar da değişiyorlar işte.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Bekara boşanmak kolay....&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Üçüncü kesimi de anmadan geçmeyeyim; besbelli genel kamuoyunda nispeten daha küçük bir grup da, Borusan’ı çalışanını satmakla ve daha önemlisi çıkarları gereği hükümete teslim olmakla suçladılar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İdeolojik tavır böyle bir şey: Ya bendensin ya benden gayri…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sonuçta işin aslına bakalım: Borusan kamuoyunun mütedeyyin kesiminden özür dileyerek bir çığır açmıştır. Bundan sonrasında İstanbul iş dünyasında kimsenin hayatı eskisi gibi olmayacaktır.   &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ama bunun yanında hangi taraftan olursa olsun, bundan sonra kimsenin şu gerçeği de unutmaması gerekir: Bu ülkede daha uzunca bir süre hep beraber Araf’ta yürüyeceğiz!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bakalım buradan nereye varacağız... Hakkımızda hayırlısı...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-7986249884723681422?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/7986249884723681422/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=7986249884723681422' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7986249884723681422'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7986249884723681422'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2012/01/bir-krizin-ardindan-sinifta-kalanlar.html' title='BİR KRİZİN ARDINDAN SINIFTA KALANLAR'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-2435261936649841700</id><published>2012-01-11T18:55:00.002+02:00</published><updated>2012-01-11T19:04:58.600+02:00</updated><title type='text'>Kısmet bugünmüş</title><content type='html'>Bu bloga düzenli olarak yazdım bir dönem. Sonraaradan uzun zaman geçti yeniden bir deneyeyim dedim ama olmadı. Bu blog işinin en kötü yanı da bu, insanı kendi eksiklikleri, disiplinsizlikleri ile yüzleştiriyor. Ama dahası da var akıp giden zamanı yüzünüze vuruyor ve en önemlisi bazen de ne kadar değiştiğinizi görüyorsunuz...&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bana hala kütüphanemde saklı gençliğimin bazı dosyalarını hatırlatıyor şimdi bu blog. O dosyaları açmayı çok sevmem. Eski edebiyat denemeleri, şiirler, kendin ile hesaplaşmalar, hepsi orada... Bazen yüzümü kızartırlar acemiliklerimle, bazen de kendi kendime şaşarım bir çok şeye...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Şimdi buradaki yazılarıma bakınca da aynı duyguları yaşadım. Değişmişim ve daha önemlisi hayat akıp gitmiş parmaklarımın arasından... İster istemez bir hüzün duyuyor insan .&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yapacak bir şey yok... Yeniden, uzun bir zaman sonra, söyleyecek yeni şeylerim var... Bakalım kısmetse, kaldığım yerden devam edeceğim. Bu ikinci deneme!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-2435261936649841700?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/2435261936649841700/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=2435261936649841700' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/2435261936649841700'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/2435261936649841700'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2012/01/ksmet-bugunmus.html' title='Kısmet bugünmüş'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-1785920382515638427</id><published>2009-07-14T14:40:00.000+03:00</published><updated>2009-07-14T14:43:09.984+03:00</updated><title type='text'>İçimdeki med cezirler</title><content type='html'>Bu bloga bir heves başlayıp 2007’den 2008 Nisan ayına kadar  30 farklı yazı yazıp sonra aniden bırakıverdim… Neden böyle oldu ?  Cevabı zor ve özel… İçimdeki med cezirler deyip geçelim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz 2009’da yeniden merhaba&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-1785920382515638427?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/1785920382515638427/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=1785920382515638427' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/1785920382515638427'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/1785920382515638427'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2009/07/icimdeki-med-cezirler.html' title='İçimdeki med cezirler'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-5421919199624393594</id><published>2008-04-07T17:27:00.008+03:00</published><updated>2008-12-13T03:01:46.220+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hobi'/><title type='text'>Şimdi  Lale Zamanı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R_siBPq9JKI/AAAAAAAABkg/b4J_DstbJtY/s1600-h/S6003351.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5186776800629171362" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R_siBPq9JKI/AAAAAAAABkg/b4J_DstbJtY/s400/S6003351.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İstanbul’un bütün belli başlı meydanları lalelerle donandı; bu arada benim bahçem de. Her sabah işe giderken onların narin güzelliğine tanık oluyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin diktirdiği laleler masif olarak tek tür ve renkliler genelilkle; bense bütün tür ve renklerin karışık olduğu kompozisyonları daha çok seviyorum.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R_owkvq9JJI/AAAAAAAABkY/3THUut2s374/s1600-h/lale.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;İki, üç hafta sürecek bir güzellik ama değer.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R_siSPq9JLI/AAAAAAAABko/cGAlfXwVw8A/s1600-h/S6003344.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5186777092686947506" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R_siSPq9JLI/AAAAAAAABko/cGAlfXwVw8A/s400/S6003344.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5186778222263346386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R_sjT_q9JNI/AAAAAAAABk4/dZPogj6Zvo4/s400/S6003411.JPG" border="0" /&gt;  &lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-5421919199624393594?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/5421919199624393594/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=5421919199624393594' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/5421919199624393594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/5421919199624393594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2008/04/imdi-lale-zaman.html' title='Şimdi  Lale Zamanı'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R_siBPq9JKI/AAAAAAAABkg/b4J_DstbJtY/s72-c/S6003351.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-3795652726907646520</id><published>2008-01-31T18:12:00.000+02:00</published><updated>2008-12-13T03:01:47.405+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diğer'/><title type='text'>"Şans, Talih, Kader, Kısmet…”</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QmiQeuhnI/AAAAAAAABEo/TVdgEBhTpj8/s1600-h/IMG_1728.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5162293442854684274" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QmiQeuhnI/AAAAAAAABEo/TVdgEBhTpj8/s400/IMG_1728.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Yılbaşına bir iki gün kala 6 yaşındaki Labrador cinsi köpeğim Su, doğurdu. 5’i erkek, 1’i dişi altı tane yavrumuz oldu. Bana ve en çok da kızım Lâ’l’e güzel bir yılbaşı hediyesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QtaweuhpI/AAAAAAAABE4/xQUhVKwafIQ/s1600-h/S6002352.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5162301010587059858" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QtaweuhpI/AAAAAAAABE4/xQUhVKwafIQ/s400/S6002352.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımda ilk kez bir doğuma tanıklık ettim. Mucize kelimesi bu tip durumlar için geçerli olmalı. Onbinlerce yıldır süregelen bir eylemin içinden insanın doğanın kusursuz kurullarının işleyişini tanıklığı gerçekten de başlı başına bir deneyim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bütün doğum yaklaşık 10 saat sürdü. Sabah 11’den gece 10’a kadar… 6 kez tekrarlanan, her seferinde anne köpeğin değişmeyen ritüeli: Önce en fazla küçük iniltilerle neredeyse sessizce yaşadığı bir sancı atağı, ayakta doğum, ardından doğan yavrunun temizlenmesi ve sonra yaşadığının gerçek işareti ilk ağlama sesini çıkartana kadar 10-15 dakikalık bekleyiş… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bütün bunlar bana, yazımın başlığındaki sözcükleri hatırlattı. Bu çocukluğumda benim pek sevdiğim bir seyyar satıcı satış avazıdır. Yaz aylarında, Karşıyaka Kayısılık mahallesinin tozlu arsalarında kah top koşturup, kaha meşe oynarken, arada bir seyyar satıcı geçer kelimeleri kendine has bir melodi içerisinde böyle bağırırdı.: “Şansss… Taliiiii…. Kader… Kısmeet” şeklinde. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Aslında bu bir oyundu; seyyar satıcının bir elinde üzerinde çikolata ambalaj kağıtları ile kapalı delikler bulunan kartonlar olurdu, diğer elinde de derme çatma plastik oyuncaklar. Yanımıza gelir tezgahını açar, biz de hemen etrafında toplaşırdık. Şimdi kaç paraya oynandığını tam hatırlamıyorum ama diyelim 25 kuruş… Parayı verdik mi o kartonun üzerindeki belli sayıda deleği kazıma ve varsa altındaki sayıyı okuma hakkımız olurdu. Bulunan numara ile de öteki elindeki oyuncaklardan üzerinde uyan sayı bulunanı kazanmış olurduk. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Benim şans ve kader kavramları ile gerçekten tanışmamı sağlıyan oyundur bu. En azından öyle hatırlıyorum. Sonra tabii büyüdük, fransız okullarına gittik, akılcılığı öğrendik, diyalektiği öğrendik, şansı da unuttuk, gençliğin hoyratlığı ile kaderi de… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Buradan uzun uzadıya mistik veya metafizik anlamlar çıkartacak değilim tabii ki; ama şans diye bir şey var hayatta ve onun devamında kader de ve bunu yapanlar da bizleriz. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QmHgeuhmI/AAAAAAAABEg/OLKysa1itIw/s1600-h/Babel_afis.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5162292983293183586" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QmHgeuhmI/AAAAAAAABEg/OLKysa1itIw/s400/Babel_afis.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Meksikalı sinema yönetmeni &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Alejandro_GonzÃ¡lez_IÃ±Ã¡rritu"&gt;Alejandro González Iñárritu &lt;/a&gt;‘nun &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Babil_(film)"&gt;Babil&lt;/a&gt; filmi bunu çok güzel anlatır. İzlemeyenlere kuvvetle tavsiye ederim. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Benim köpeğim Su ile tanışmamve devamı da, tıpkı Babil filminde, Fas çöllerinde keçi çobanlığı yapan Ahmet ve Yusuf’un babalarının aldığı yeni tüfeği denerken başlarına gelen ve onlarla birlikte dünyanın başka köşelerinde yaşayan insanların da hayatını değiştiren olayların ortak noktasının şans veya şansızlık olması gibi, aynı şans ve şansızlıklar zincirinin birer parçası. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Su’yu 2002 Mayıs ayında, bir arkadaşımın bahçesinde demir parmaklıklarla çevrili bir alanda bir nevi hapis hayatı yaşarken tanıdım. O zaman 1 yaşlarındaydı. Buraya bir kurtuluş umudu ile gelmiş. Rivayet doğumunun İzmir Bursa yolu üzerinde bulunan Karacabey Haraları olduğu yönünde. Hikayesi şöyle: Benim de tandığım bir kişi, motorsikletinin arkasında yeni kız arkadaşı ile Bodrum istikametine doğru seyahat ederken, Karacabey Harası’nda satılık köpek yavruları panosunu görünce gider buradan Su’yu satın alır. Su ismini de koyan onlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Su çünkü Labrador cinsi köpeklerin atalarının geldiği Kanada’nın kuzey-doğusundaki NewFoundland ve Labrador bölgesindeki temel işlevleri İngiliz, Bask ve Portekizli balıkçıların buzlu sulardan ağlarını çekmelerine yardımcı olmak . Su da bütün Labrador Retriever köpekleri gibi suyu çok sever. Bu cins köpeklerin ayrıca hızılı öğrenme ve şüksek zekalarının yanısıra en önemli özelliklerinden biri de, çocuklarla çok yakın ilişki kurabilmesidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Su ilk yazını Bodrum’da geçirmiş; sonrası ise tam anlamı ile hüsran... Kendisini sahiplenen çift ayrılınca, ortada kalıyor ve geliyor daha önce zaten bir köpeği olan arkadaşımın evine, oradan kaçınılmaz olarak demir parmaklıklar arkasında zorunlu ikamete… &lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6Qu0AeuhrI/AAAAAAAABFI/DDo6zQgbVdw/s1600-h/S6000405.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5162302543890384562" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6Qu0AeuhrI/AAAAAAAABFI/DDo6zQgbVdw/s400/S6000405.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Şans, Su’nun yüzüne, kızım Lâ’l’in 4-5 yaşlarında benden ısrarla bir köpek istemesi sayesinde güldü. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Labradorlar son derece sevecen köpeklerdir, yaşadığı o demir parmaklıkların arkasında o kadar bunalmış olmalı ki, beni tam anlamı ile duygusal olarak fethetti ve sonuça onu otomobile koyduğum gibi eve getirdim. Onu bir bakıma çaresizlik içinde bakmakta olan arkadaşım Turgay da kurtuldu bir yandan, ben ve kızım da böylece,sonradan daha iyi anlayacağımız gibi yeni bir hayata adım atmış olduk… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ve ardından şansızlık geldi gecikmeden… Su başlangıçta kendisini seven ama sevgilerinin ayrılmaz parçası olması gereken işin sorumluluk kısmını pek de yerine getiremeyen kişilerle birlikte olmuştu; bu nedenle köpeklerin insanlarla birlikteliğinin olmazsa olmaz koşulu olan karşılıklı anlayış ve disiplinden çok uzak bir hayvandı. Onun sevgi ihtiyacı çok yüksekti bütün bu yaşadıklarından ama disiplin ve kurallara uymak konusunda ki alışkanlıkları ise hemen hemen hiç yoktu… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bunun en zorlayıcı sonuçlarından biri tuvalet ihtiyacını yaşadığı yerde anında ve kuralsız olarak gideriyor olmasıydı. Şimdi uzun bir hikaye gerisi ama, sonuçta ben Su’nun bu kötü alışkanlığının bir neticesi olarak, yaşadığımın evin merdivenlerinde gecenin bir vakti düşüp, kalça kemğimi kırdım ve o günden bu yana üzerimde 12 adet çivi ile dolaşıyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Devamında günler geçti; bu kazanın adından benim yaşam tarzımda da önemli değişiklikler oldu, Su benimle yaşamaya devam etti ve geldik bugüne. Kızım büyüdü, Su büyüdü, bu arada şans ve şansızlık denkleminde, o yeni bir olay daha yaşadı, geçtiğimiz ilkbaharda yaşadığımız Beykoz’da sokaklara atılan zehirli yiyeceklerden yediği için az daha ölüyordu. İşini bilen bir veteriner ve kendi yaşama bağlılığı sayesinde ayakta kaldı ve bütün bunların ardından, o veterinerin destekği ile Sarıyer tarafında bir başka Labrador köpeği ile çiftleşip bugünlere geldi… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QvaweuhsI/AAAAAAAABFQ/HkVw4hJC-p8/s1600-h/S6002499.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5162303209610315458" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QvaweuhsI/AAAAAAAABFQ/HkVw4hJC-p8/s400/S6002499.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QsbAeuhoI/AAAAAAAABEw/az299wYkCxQ/s1600-h/S6002474.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5162299915370399362" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QsbAeuhoI/AAAAAAAABEw/az299wYkCxQ/s400/S6002474.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5162301792271107746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QuIQeuhqI/AAAAAAAABFA/jtRMFVeO7EM/s400/S6002475.JPG" border="0" /&gt;Şimdi yavrularını büyütüyor…Ve ben “şans, talih, kader kısmet” diyorum. Bakalım daha neler yaşayacağız onunla birlikte ? &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hayat biraz da kısmet işidir !&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-3795652726907646520?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/3795652726907646520/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=3795652726907646520' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/3795652726907646520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/3795652726907646520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2008/01/ans-talih-kader-kismet.html' title='&quot;Şans, Talih, Kader, Kısmet…”'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R6QmiQeuhnI/AAAAAAAABEo/TVdgEBhTpj8/s72-c/IMG_1728.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-3580103350491625170</id><published>2008-01-31T11:35:00.000+02:00</published><updated>2008-02-01T16:43:25.266+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>Konkurdan konkura koşarken…</title><content type='html'>Bu aralar sanırım bütün iletişim sektörü o konkurdan bu konkura koşturuyor; öte taraftan iki tane de önemli haber meslek gündemine düştü. Birincisi geçen haftanın başında 75 ekonomi muhabirinin bildirisi, diğeri sektörün öncü şirketlerinden &lt;a href="http://www.globaltanitim.com/indexx.html"&gt;Global Tanıtım’ın &lt;/a&gt;Yunanistan’lı bir şirketle birleşmesi …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence bu üç olgu genel olarak iletişim, özel olarak da basın ve halkla ilişkiler sektörünün, 2008 Ocak ayındaki resmini çok güzel tarif ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyiz. Ne yapıyoruz; nereye gidiyoruz ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci olgudan başlayalım. Başkalarını bilmem ama biz, Tribeca İletişim Danışmanlık olarak, geçtiğimiz Eylül ayından bu yana özellikle, tam anlamı ile bir konkur baskınına uğramış durumdayız. Ben şahsen, her hafta en az iki üç gün “stratejik iletişim yaklaşımı” sunum hazırlayıp, genelde bu güne kadar pek de PR işi ile ilgili olmadığını bildiğim potansiyel müşterilerimin karşısına geçiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunu da kazanamıyoruz tabii, bazıları ile malum “kimya” meselesinden, önemli bir bölümünü de meslektaşlarımın son derece düşük ücret tekliflerinden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca, bu noktada, asıl önemli olan soru, böylesi bir talep artışının nereden kaynaklandığı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ekonomisi, dünya standartlarına göre, son beş yıldır düzenli olarak rekor seviyelerde büyüdü, ancak son bir yıldır, uygulamaya konan makro ekonomik politikalarla yurt içi talepte kayda değer bir düşüş de söz konusu. Konuya şirketler bazında bakacak olursak, hızlı bir karlılıkla, geçmişin pasiflerini temizleyen, verimli ve rekabetçi olmayı öğrenmiş kuruluşlar var karşımızda; bunlar şimdi gerileyen bir talep olgusu ile yüzleşiyorlar. Öte taraftan ise harcamalarını kısan ama cebindeki değerli Türk lirası ile hala harcama iştahını muhafaza eden tüketiciler ve kuruluşlar var… İkircikli bir durum söz konusu kısacası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum karşısında, bir çok ticari aktör tehdidi fırsata çevirip, genel kamuoyundan potansiyel müşterilerine doğru giden bir çizgide, daha çok bilinirlik, fark ve tercih yaratma peşine düşüyor. Sanırım şu an ki konkur telaşının da, en geçerli açıklaması burada gizli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konkur sürecinin genel gidişatını ve – istisnaları bir kenara koyarak - sonuç olarak temel çıktısını değerlendirecek olursak , ortaya şöyle bir resim çıkıyor: PR sektörünün yeni müşterileri genel olarak, “en fazla basın yansımasını, en hızlı ve en ucuz olacak “ biçimde sağlayacak şirketlerin peşindeler. Bunun içinde bazen “bir masa bir kasa” şirketlere, bazen de büyük portföylerine takviye arayan kurumsallaşmış şirketlere gidiyorlar. Sonuç da genellikle hüsran oluyor tabii. Yanlış beklentilere, kaçınılmaz olarak yanlış cevaplar ve herkesi mutsuz eden bir sonuç…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu yaşananları daha iyi anlamak için, geçtiğimiz hafta 75 ekonomi muhabirinin yayınladığı bildiriye bakmak lazım. (&lt;a href="http://www.patronlardunyasi.com/news_detail.php?id=39822"&gt;http://www.patronlardunyasi.com/news_detail.php?id=39822&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomi muhabirleri yayınladıkları bildiride, biz “ikinci sınıf gazeteci değiliz” diyerek, yazarlar ve müdürler lehine yapılan ayrımcılıktan şikayet ediyorlardı. Buna karşılık EGD Başkanı Celal Toprak da, gelin konuşalım bu işi sessizce halledelim dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayın özü şu: Şişecam ‘ın Bursa Yenişehir'de yaptığı fabrika açılışında yazar ve müdürler ile muhabirlerin ulaşımının farklı araçlarla yapılıyor; ayrıca son dönemde, bir çok şirket önemli konularda basın toplantısı düzenlemeden önce, ekonomi köşe yazarlarını ve yöneticilerini bir yemekte ağırlıyor ve ertesi gün basın toplantısı düzenliyorlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun, özel nedenlerini şimdilik bir kenara bırakacak olursak, tetikleyicisi artan sayıda şirketin medya da görünme arzusudur. Gazetelerin ekonomi servisleri, geçmişte günde 50 adet basın bülteni veya haber talebi ile karşılıyorsa, bugün bu oran 150- 200 mertebesinde sanırım; doğal olarak da, daha sert bir rekabet ve daha farklı kanallara yönelik girişimler gündeme geliyor. Bunu müşteriler de talep edebiliyorlar; bizler de bazen önerebiliyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki asıl sorun nerede ? Bence asıl sorun, bu sektörde faaliyet gösteren şirketlerin – birkaç istisna hariç – son derece zayıf sermaye tabanları üzerinde faaliyet gösteriyor olmalarıdır. Bu yüzden müşterilerine gerçekleri gösteremiyorlar ve “dar medya alanlarında kısa paslaşmaya”, bu arada yanlış yönlendirilmiş bir sürü müşteriyi de mutsuz etmeye devam ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada resmi tamamlayan üçüncü haber devreye giriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.globaltanitim.com/indexx.html"&gt;Global Tanıtım &lt;/a&gt;ile Yunan strateji ve iletişim ajansı &lt;a href="http://www.civitas.gr/page/default.asp?la=2&amp;amp;id=4"&gt;CIVITAS'ın&lt;/a&gt; ortaklığı. Yunanlı ortak almış diye küçümseyenler olacaktır kuşkusuz. Önemli değil bu kısmı açıkçası. Önemli olan sektörün kronik sermaye yetersizliği sorununu bu tip yerel ve uluslarası ortaklıklarla aşılabilecek olmasıdır. Bu sayede, hem bu şirketlerde çalışan insanların mesleki kalitesi yükselecek, hem müşterilerimize neyin haber neyin zorlama olduğu konusunda daha gerçekçi açıklamalar yapma “lüksümüz” olacak; hem de eminim tek başına bu yeterli olmasa da ekonomi gazeteciliği nesnel ve derinlikli haberler yapma konusunda daha fazla fırsat bulacaktır; en azından haber olmayan haberler için arayıp canlarını sıkan PR’cılardan kurtulacaklardır... Özetle taşlar bu sayede yerlerine oturacaktır diye “ummak istiyorum”.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-3580103350491625170?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/3580103350491625170/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=3580103350491625170' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/3580103350491625170'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/3580103350491625170'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2008/01/konkurdan-konkura-koarken.html' title='Konkurdan konkura koşarken…'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-7179652949542938042</id><published>2008-01-07T12:29:00.000+02:00</published><updated>2008-12-13T03:01:47.581+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>Hayatımız uygulanmayacak iletişim planları hazırlamakla geçiyor!</title><content type='html'>Yılın sonuna geldik, şimdi eminim, bir çok iletişim danışmanlığı şirketinde harıl harıl, yıllık stratejik iletişim planları hazırlanıyordur; Ocak ayının sonuna kadar da bu böyle sürer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraz edenler olacaktır ama bunca yıllık tecrübelerimin ışığında, şunu biliyorum: Bu planların önemli bir kısmı, şirketlerin kurumsal iletişim veya pazarlama departmanlarının tozlu raflarında kalmaya mahkum olacak, buna karşın ajanslar müşterileri ile kısa dönemli, tanımlı projelerde ter dökmeye devam edeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları hazırlamak, sonra sunmak için yapılan onca toplantıya, harcanan onca emek ve zamana her zaman acımışımdır. Tabii daha da önemlisi, her sunumun ardından, hatta bazı durumlarda iş planlarının çıkartılması aşamasına dahi geldikten sonra, bunların uygulanmıyor olmasının yarattığı derin profesyonel tatminsizliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu neden böyle oluyor ? Bundan 5-10 yıl öncesine kadar bu konuda birbirine tezat iki yaklaşım arasında gider gelirdim. Madalyonun iki yüzü gibi. Bir yüzünde, kendimi ve çalışma arkadaşlarımı suçlardım müşteriyi yeterince anlayamıyoruz diye; öteki yüzünde ise, tam tersine, müşteri cephesinde bulunan kişilerin ajans, yani “tedarikçi” ile aralarındaki güç ilişkisini korumak için böyle yaptıklarını varsayardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında bu fazlasıyla öznel yaklaşımları bir kenara bıraktım; bunun böyle olmasını müşteri cephesinde bizim partnerlerimiz olarak bulunan iletişim meslektaşlarımızın yönetim katında olmamalarına bağladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaklaşıma göre, bu planların bir türlü uygulanamıyor olması, çalıştığımız kurumların iletişimi bir yönetim fonksiyonu olarak görmemeleriydi. Ama sonrasında şunu da gördüm, bir kısmı kişisel becerileri ile, bir bölümü gerçekleştirilen kurumsallaşma gayretleri ile, bir çok meslektaşım çalıştıkları kurumlarda yönetim kademesine dahil oldular. Ama yine bir şey değişmedi, biz yine de büyük ölçüde planlı olduğu varsayılan ad-hoc (!) çalışmalar içinde aylarımızı yıllarımızı geçirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında ise, daha sosyolojik bir açıklama ile yetinir oldum; buna göre Türk iş dünyası iş kültürünü tamamı ile “fırsat ekonomisi” koşullarında oluşturmuştu, görünürdeki bütün bu planlama gayretkeşliğine rağmen, aslen kurumsal hayatını anlık kararlarla geçiriyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ta ki geçenlerde, Kirk Hallahan isminde Amerikalı bir akademisyenin “4 Değişik PR Programı” başlıklı makalesini okuyana değin.(bkz. &lt;a href="http://lamar.colostate.edu/~aejmcpr/2002winternewsletter.htm#story9"&gt;http://lamar.colostate.edu/~aejmcpr/2002winternewsletter.htm#story9&lt;/a&gt; ) Hallahan bu makalesinde, kuruluşların uyguladığı PR programlarını, zaman ve insiyatif kökenine bağlı olarak 4 ayrı kategoriye ayırıyor. Şöyle bir tablo:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5152681792912166418" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R4IAymMnDhI/AAAAAAAABDA/j8oHjE-yzTQ/s400/tablo.JPG" border="0" /&gt;Bu dört programı kısaca tanımlayacak olursak; Promosyonel Programlar kurum tarafından başlatılan proaktif ve hedef grupların davranışlarını etkilemeyi amaçlayan kısa dönemli PR projeleri, buna karşın İlişki Yönetimi Programları, çift yönlü simetrik olarak tanımlanan, uzun vadede kurumun sosyal paydaşları ile ortak anlayış yaratmaya yönelik programlar; Kriz Yönetimi, kısa dönemde kurumu sıkıntıya sokan beklenmedik sorunları alt etmeye yönelik reaktif programlar, Konu Yönetimi ise, uzun vadede kuruluşun işleyişini, faaliyetlerini etkileyebilecek sorunlara karşı kurumsal cevapların yönetimi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından Hallahan makalesinde, bu programlara ilişkin olarak, bence çok çarpıcı bir şey daha söylüyor. Diyor ki; aslında bu programların temel ayracı değişimi yönetmek ve statükoyu korumak arasındadır. Devamla Hallahan, Promosyonel ve Konu Yönetimi programlarının özünün değişimi yönetmek, kriz yönetimi ve İlişki Yönetimi programlarının özünün ise statükoyu korumak olduğunu belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işte bu teşhis benim açımdan, yukarıda bahsettiğim bu uygulanmayan yıllık planlar sorununun kökenini çok net bir biçimde ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemiz, son 5 yılın büyüme rekorları bir kenara, sosyal, kültürel,siyasal, her bakımdan çok önemli bir dönüşüm içerisinde. Her şey çok hızlı eskiyor, her şey çok hızlı değişiyor. Bu en çok da iş dünyası için böyle. Dolayısıyla kimsenin statükoyu korumak üzerine yatırım yapacak hali de yok açıkçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir ortamda kısa vadenin dışına çıkmak mümkün değil. Bu yüzden aslen ilişki yönetimini esas alan uzun vadeli stratejik iletişim planları hazırlamak da akıl karı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun vadeli planlamalar yerine kısa dönemli, ölçümlenebilir hedefleri bulunan PR programlarına odaklanmak en doğrusu. Böylece, ne müşterilerimizin sabrını zorlarız, ne de boşuna zamanımızı ve emeğimizi harcamış oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi seneler dileklerimle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-7179652949542938042?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/7179652949542938042/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=7179652949542938042' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7179652949542938042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7179652949542938042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2008/01/hayatmz-uygulanmayacak-planlar.html' title='Hayatımız uygulanmayacak iletişim planları hazırlamakla geçiyor!'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R4IAymMnDhI/AAAAAAAABDA/j8oHjE-yzTQ/s72-c/tablo.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-8049838213608384920</id><published>2007-12-24T11:39:00.000+02:00</published><updated>2007-12-24T11:47:43.853+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>Internette e-dostunuz bol olsun!</title><content type='html'>Internet ve kriz iletişimi konulu yazılarımın bu sonuncusunda, ne yapmalı sorusunun cevabını vermeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Internet bir yandan kriz tetikleyicisi veya belli kurumsal insiyatiflere toplu muhalif tepkinin taşıyıcısı olurken, diğer yandan da doğru kullanıldığı takdirde aslında kurumların krizleri yönetmeleri için çok değerli bir silahtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru kullanım burada öncelikle altı çizilmesi gereken olgu. Bu doğru kullanımın temelini ise, kurumun farklı sosyal paydaşlarına yönelik bilgi, daha çok bilgi ve olabildiğince şeffaflık oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek vermem gerekirse, dünyanın önde gelen oyuncak üreticilerinden biri olan Mattel’in kurumsal sitesini gösterebilirim. Lütfen &lt;a href="http://www.mattel.com/index.asp?f=true"&gt;http://www.mattel.com/index.asp?f=true&lt;/a&gt; adresine gidip bir inceleyin. Bildiğiniz gibi, son dönemde, bütün dünyada Çin’den ithal edilen kurşun içeren oyuncaklardan konuşuluyor. Mattel’in kurumsal sitesi bununla ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası literatürde kurumların Internet’te krizlere hazırlıklı olması anlamında altı çizilen standart 9 emir söz konusu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Kriz Yönetim Kiti’nize bir Internet Planı ekleyin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Kurumsal intranetinizi sanal kriz yönetim merkezi olarak kullanmayı planlayın; böylelikle kriz takımı üyeleri, üst düzey yöneticiler ve diğer çalışanlar acil cevap program ve planlarına hızla ve anında erişebilir hale geleceklerdir,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Düzenli olarak haber ve tartışma forumlarını, farklı fikir grupların web sitelerini ve İnternet haber sitelerini takip edin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Kriz takımınıza bir bilişim veya web uzmanı ekleyin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Konu ve söylentilerin İnternet ortamında nasıl geliştiklerini, nasıl bir siteden diğerine sıçradıklarını, zincirleme reaksiyonların nasıl oluştuğunu yakından inceleyin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- İnternet ortamında kendi kurumsal web sitenize dosya, resim, video ve ses indirme ve gönderme prosedürlerini öğrenin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Potansiyel kriz konularında, ihtiyaç halinde devreye sokmak üzere kurumsal açıklama, kurum bilgisi benzeri bilgileri içeren web sayfaları hazırlayın,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8- Kriz esnasında kurumsal web sitenizi düzenli olarak yeni açıklamalar, Sıkça Sorulan Sorular, konuşma metinleri ve görsellerle güncelleyecek bir altyapıyı planlayın,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9- Kilit medya mensupları ve paydaşlarına en kısa zamanda en hızlı bilgiyi gönderebilmek amacı ile, bu kişilerin e-maillerini içeren bir veritabanı oluşturun ve bunu düzenli olarak güncelleyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun ötesinde, İnternet’te kriz denince, kanaatimce en kritik nokta sizi, sizden başka savunacak kişilerin olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde malum gerçekçi bir söz vardır “düşenin dostu olmaz” diye…Açıkçası bu sanal ortamda çok daha sert bir gerçektir. Aradan geleneksel kitle iletişim araçlarının meşrulaştırıcı etkisi kalktığı ölçüde, negatif haberin her zaman alıcısı daha çoktur, inandırıcılığı daha yüksektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bakımdan İnternet üzerinde yürütülen kriz iletişimi çalışmalarında en temel stratejisi – mümkünse kriz patlak vermeden- kurumun kendisine olabildiğince fazla ve olabildiğince inandırıcılığı yüksek e-dostlar bulmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz kriz konusuna dair maksimum nesnel bilgiyi sunarken, onlar sizi, sizden çok daha iyi savunacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci ve en etkili e-dostlar kanımca bir kurumun çalışanlarıdır. Genelde klasik kriz iletişimlerinde - sıklıkla da kriz yangının heyecanı ile unutulur bu - çalışanlar sadece bilgilendirilir; bir çok durumda da aslında onlar da olayları medyadan takip ederler.&lt;br /&gt;İnternet’in kanımca kurumsal iletişimde değiştirdiği en önemli hususlardan biri de budur; kriz anında çalışanları da bilfiil sanal ortamda kriz mücadelesine seferber etmek gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli diğer e-dostları saymadan geçmeyeyim. Bunlar sırası ile akademisyenler, yerel veya ulusal kamu yöneticileridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu uygulamanın fiili bir örneğini aslında Danone krizinde gördük. Her ne kadar mecburiyetten gündeme gelmişse de, kim bilir Prof. Dr. Harun Karadeniz’in açıklaması olmasaydı, Danone bu krizi nasıl daha sert yaşamak zorunda kalırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Karadeniz gerçekleştirdiği e-dost uygulamasını basına şöyle aktarmış: “İnternet özgürlüğü hayatımı kararttı” diyen Prof. Dr. Turan Karadeniz, kendisini, Güney Afrika’dan Japonya’ya, Amerika’dan Kanada’ya, Avustralya’ya kadar beş kıtadan Türklerin aradığını ve onlara, “o bilgilerin yanlış olduğunu” söylediğini belirtiyor. Ayrıca, 2 bin 500 maile de cevap yazmış….”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-8049838213608384920?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/8049838213608384920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=8049838213608384920' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8049838213608384920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8049838213608384920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/12/internette-e-dostunuz-bol-olsun.html' title='Internette e-dostunuz bol olsun!'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-6664863792970012486</id><published>2007-12-11T16:28:00.000+02:00</published><updated>2008-12-13T03:01:48.740+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi/tatil'/><title type='text'>Şimdi Datça’da olmak vardı…</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R1_8B3SfPII/AAAAAAAAAHA/zr1DALmE42g/s1600-h/100_0612.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143106408431959170" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R1_8B3SfPII/AAAAAAAAAHA/zr1DALmE42g/s400/100_0612.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div&gt;&lt;div&gt;Vardı diyorum çünkü iki haftadır, haftabaşı gidiş planı yapıp sonradan işler dolayısıyla vazgeçmek zorunda kalıyorum.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bizim Ege’nin sahilleri, bana kalsa yaz ayları dışında çok daha güzeldir. Bahar aylarında, Çeşme’nin dev papatyaları, Şubat dendi mi bütün Datça’yı beyaz kuştüyü bir yorgan gibi örten badem ağaçlarını bir düşünün…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Şimdi bu mevsimde tahmin ediyorum, Palamut &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R16iWXSfO_I/AAAAAAAAAF8/oFFF9MDKIlo/s1600-h/100_0608.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5142726329596066802" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R16iWXSfO_I/AAAAAAAAAF8/oFFF9MDKIlo/s320/100_0608.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bükü’nde lodos fırtınalarını; beyaz köpüklü dev dalgalar sahili hallaç pamuğu gibi atıyordur; havadaki oksijen ve deniz tuzundan genziniz yanar.&lt;br /&gt;Bildiğim bu mevsimde tek açık restoran Dostlar’dır. Bir masaya ilişip sırtınızı verirsiniz güneşe, birkaç basit meze ve bir iki duble rakı ile keyifli saatler geçirirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgarın durduğu günlerde, Aralık da bile tek tük denize girip çıkanları ya da mayoları ile güneşlenenleri görebilirsiniz buraya yerleşmiş şehir kaçkınları arasından.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ama bunun ötesinde, yaz haricinde, Datça’da beni en çok etkileyen üç şey vardır:&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Birincisi, sadece buraya has değil gerçi, örneğin bir Çeşme’de de hissedebileceğiniz huzurlu, aheste bir terkedilmişlik duygusudur. Bunu en çok Palamüt Bükü, Ova Bükü ve Hayıt Bükü gibi sahil kısımlarında hisseder insan; terkedilmiş yazlıklar, acele ile, derme çatma kapatılmış pansiyonlar, boynu bükük plaj şemsiyeleri bir kenara yığılı, alışkanlık icabı açık, alışverişten çok iki çift laf bekliyen bakkallar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İkincisi, doğanın sizinle kurduğu sessiz diyalogdur. Gece vakti, yattığınız yerden yaban domuzlarının köy içlerine kadar yankılanan seslerini duyarsınız, sabah erken saatlerde yol kenarlarında koşan tilkiler önünüzü keser. Bitkiler, üzerlerinden bir silindir gibi geçen &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R16hfHSfO8I/AAAAAAAAAFk/iRVni8k-K9Y/s1600-h/100_0591.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5142725380408294338" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R16hfHSfO8I/AAAAAAAAAFk/iRVni8k-K9Y/s320/100_0591.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Temmuz Ağustos güneşinin ardından hayata dönmüşlerdir. Bikinili hanımların, mayolu beylerin dolaştığı Palamut Bükü plajında taşların arasından boylu boyunca sahil nergisleri boy gösterir, akşam düşerken serinleyen odalarda yakılan sobalardan yükselen sandal, badem, zeytin ağac dallarının yaydığı kokular baş döndürür.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bir de tabii değişen zaman algısı; liman tarafına çıkarsınız Palamut Bükü’nde acelesi olmaksızın kalamar ağlarını tamir eden balıkçılar görürsünüz, bir de tabii yaz aylarının bolluk günlerinden sonra aç bilaç güneşli bir köşede tembellik yapan kapökleri… İçerilere girersiniz, Yazı Köy, Yaka Köy, Sındı sesiz sakin kendi hallerinde çoğunluk badem ağaçlarının yeniden yeniden meyve vermesini bekleyen köylüler çıkar karşınıza güneşli kahve teraslarında.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R16hv3SfO9I/AAAAAAAAAFs/x7H7kksJ0qc/s1600-h/100_0592.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5142725668171103186" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R16hv3SfO9I/AAAAAAAAAFs/x7H7kksJ0qc/s320/100_0592.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Daha önce yolu buralara düşmeyenler için, Datça’yı biraz daha geniş olarak anlatacak olursam, beylik bir sözle "Datça özel bir yerdir". &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Marmaris’ten yola çıkarsınız ve yaklaşık 70 kilometre Ege Denizi’nin içine doğru dümdüz bir yarımada üzerinden gidersiniz. Arada 1.000 metrenin üstüne çıkan Bozdağ (Kocadağ), bol viraj, insanı şaşırtan hem Akdeniz’i hem Ege’yi aynı bakış açısı içinde gördüğünüz Balıkaşıran Mevkii… &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Sonrası genel olarak, badem ağaçlarının arasından geçilen sıradan bir Ege kasabasıdır ilk anda. Ama ben zaten hiçbir zaman Datça’nın içinde kalmadım. Datça’nın kendisinin, eski Datça dahil, klasik Ege sahil kasabasının limandaki yeme içme yerleri, şimdi hatırlamadığım haftanın Cuma veya cumartesi kurulan pazarı dışında çok fazla bir özelliği yoktur. Buna Eski Datça olarak adlandırdıkları bölge dahil.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Datça’yı bana göre özel yapan, yılların birikiminden süzülmüş, coğrafi olarak oldukça izole konumuna rağmen, bu sıradan Egeliliği ve bu tecrit olunmuşluk içerisinde büyük ölçüde kendi halinde kalmış olağanüstü doğasıdır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Ben bugüne kadar, bir iki kere Palamut Bükü hariç, hep Datça’ya 20 kilomtre mesafede, geniş bir araziye dağınık olarak yayılan Mesudiye Köyü’nde kaldım. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu de benim şansım tabii. 30 yıllık dostum, yılların Paris sürgünü Semih, nereden aklına estiyse buraya yerleşmeye kalkmasa, kalkıp bu köyün biraz üzerinde, Akdeniz’e 800 metre yukarından bakan bir tepenin üstüne kendi inzivasını inşa etmese , buraları keşfetmem ihtimal mümkün olmazdı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Benim Datça sergüzeştimin, başlıca durakları hep aynıdır. Sabahları Semih’in hayat arkadaşı Fatoş’un evinde, bana ayrılan ve Cem’in odası diye anılan ikinci kattaki odanın ahşap balkonunda içilen ilk sigara, varendada Sömbeki adasının ufkunda zeytin ve badem ağaçlarının içinde derin bir sessizlik eşliğinde içilen ilk kahve; sonra gün içinde Mesudiye’den Palamut Bükü’ne, bir yanda Akdeniz’in sonsuzluğu, diğer yanda duvar gibi yükselen dağların arasından, Rodos FM eşliğinde yapılan yolculuklar…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dahası da var tabii. İstanbul’da herkes nemli ve gri günlere başlarken yapılan Knidos yolculukları; bir taraf Ege sessiz ve sakin, 50 – 60 metre ötede azgın bir boğa gibi coşmuş Akdeniz… Ayaklarımızın altında M.Ö 3. yüzyıldan kalma hayatların izleri. Aradan 2300 yıl geçmiş.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sonrası Cumartesi günleri kurulan Datça Pazarı’nın renk ve kokuları; akşamları yakılan sandal odunlu sobaları; Fatoş’un “Mısır Çarşısı” olarak adlandırdığı kilerinden malzemeleri ile takviyeli olarak yapılan yemekler…&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Datça "yaşamın kıyısında" arada bir durup nefes almak istiyenler için bir başka vazgeçilmez duraktır… Tavsiye ederim.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143105154301508722" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R1_643SfPHI/AAAAAAAAAG4/Lqxs7MXizFw/s400/Knidos_xxx.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-6664863792970012486?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/6664863792970012486/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=6664863792970012486' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/6664863792970012486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/6664863792970012486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/12/imdi-datada-olmak-vard.html' title='Şimdi Datça’da olmak vardı…'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/R1_8B3SfPII/AAAAAAAAAHA/zr1DALmE42g/s72-c/100_0612.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-5152223844491921737</id><published>2007-12-04T13:36:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T13:57:32.864+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>KURUMSAL İLETİŞİMİN YENİ DİLİ VE FACEBOOK</title><content type='html'>Sayın Serhat Ayan geçen yazıma ilişkin, bizim &lt;a href="http://groups.yahoo.com/group/idaiccoturkey/"&gt;IDA’nın e-grubuna &lt;/a&gt;gönderdiği yorumunda şunları söylüyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu anda İnternet’te yaşanan sorunla Türkiye'nin güneydoğusunda yaşanan sorunun birbirinden hiçbir farkı yok:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. İkisinin yaşadığı sorunlar da konuyla alakalı kitlenin eğitimsizliğinden kaynaklanıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. İkisi de zamanında hor görüldü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. İkisi de ne zaman konuları açılsa herkes tarafından canımız cicimiz diye göklere çıkarılıyor ama iş yapmaya gelince herkes kayboluyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. İkisine de bir Allah’ın kulu yatırım yapmıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. İkisi de sadece birilerinin canı bu yolla yandığında hatırlanıyor. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bence söylediklerinde çok haklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle iki temel konuda kurumların ve onları yönetenlerin farkındalık seviyelerini yükseltmeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, Türkiye’de İnternet olgusunun gelişimi ile ilgili. Ülkemizde İnternet kullanımı hızla yaygınlaşıyor. Ay içinde yayınlanan &lt;a href="http://www.tuik.gov.tr/PreTablo.do?tb_id=60&amp;amp;tb_adi=Bilişim%20Teknolojileri%20Kullanımı&amp;amp;ust_id=2"&gt;TUİK’in 2007 Yılı Hane Halkı Bilişim Teknolojileri Kullanımı Araştırması Sonuçları’na &lt;/a&gt;göre, ülkemizde halihazırda hanelerin % 18.94’ü İnternet’e erişim imkânına sahiptir ve en yaygın kullanılan İnternet bağlantı türü % 78.03 ile geniş bant (ADSL vb.) bağlantıdır Hane halkı bireylerinin % 61.11’i İnternet’i hemen hemen her gün kullanmakta ve Bilgisayar ve İnternet kullanım oranının en yüksek olduğu yaş grubu 16-24’tür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ek olarak Öğrencilerin % 86.83’ü bilgisayar ve % 81.89’u İnternet kullanmaktadır. İstihdam edilenlerden ücretli ve maaşlı çalışanların bilgisayar ve İnternet kullanım oranları sırasıyla % 54.82 ve % 51.38’dir. Aynı oranlar işsizlerde sırasıyla % 44.06 ve % 41.15’tir. Son olarak, araştırmanın ortaya koyduğuna göre İnternet kullanan bireylerin yarıya yakını İnternet’i evlerinde kullanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar son derece önemli veriler ve bütün bunlar bize göstere göstere bir şeyler söylüyor olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi şudur: Türkiye mevcut çizgisinde ilerlemeye devam ettiği sürece, İnternet kullanımı çok kısa zamanda uluslararası standartları yakalayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama daha önemlisi, bir tür kehanette bulunmam gerekirse, asıl fark bunun günlük hayattaki kullanım oranında ortaya çıkacaktır. Bilindiği gibi Türkiye ABD’den sonra dünyada en fazla televizyon seyreden ülkedir. Sanırım çok değil 4- 5 yıl içerisinde benzeri şaşırtıcı bir istatistiği İnternet kullanım sürelerinde göreceğiz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna bağlantılı olarak kurumlar için hayati önemde olan ikinci husus, İnternet’in dünyada olduğu kadar Türkiye’de de, şimdiden kurumsal iletişimde, oyunun kurallarını tamamı ile değiştirdiği gerçeğidir. Bunun ne anlama geldiğini hem biz iletişim profesyonellerinin hem de kurumların çok iyi anlaması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişimin, doğru kullanıldığı takdirde, olağanüstü fırsatlar sunan cephesinin dayanağı, bugün artık bir gazetecinin, bir tüketicinin veya müşterinin, bir küçük yatırımcı veya iş arayan profesyonelin, gazete haberlerinden, eş dost gözlemlerinden de önce ilk başvuru kaynağının İnternet olmasıdır. İnternet sayesinde kurumlar, medya ilişkileri dolayımı ile haber olmak için rekabet eden diğer kurumların arasından sıyrılıp sınırlı yer bulabildikleri gazete sayfalarından çok daha özgürce kullanabildikleri bir mecraya kavuştular. Ancak burada öncelikli şart olabildiğince şeffaf ve samimi olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dünyada ve Türkiye’de bir facebook çılgınlığı yaşanıyorsa, her gün milyonlarca insan, özel hayatlarını başkalarının bakışına açıyorsa, bundan kurumların çıkartması gereken en temel ders kurumsal iletişimin de, kullandığı dilin de, üçüncü tekil şahsın mesafesine ve geniş zamanın belirsizliğine sığınmaksızın daha şeffaf ve samimi olması gereğidir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Değişimin diğer cephesi ise, bir önceki yazımda değinmeye çalıştığım madalyonun karanlık yüzüdür. İnternet kurumlara yepyeni iletişim fırsatları sunarken, bireylerin eline büyük bir güç, özellikle de muhalif veya kötü niyetli bireylerin eline güçlü bir megafon vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurumlar İnternet’in gücüne dair farkındalığa, bu ortamda samimi ve şeffaf bir söyleme sahip değillerse, negatif bir sorunun çok kıza zamanda önlenemez bir krize dönüşmesi ve itibarlarının ciddi boyutta darbe yemesi kaçınılmaz oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet üzerinde yaşanan krizlere nasıl hazırlanmalı, ne yapılmalı konusu yer darlığı dolayısı ile yine bir sonraki yazıma kaldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-5152223844491921737?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/5152223844491921737/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=5152223844491921737' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/5152223844491921737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/5152223844491921737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/12/kurumsal-iletiimin-yeni-dili-ve.html' title='KURUMSAL İLETİŞİMİN YENİ DİLİ VE FACEBOOK'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-64303684088344714</id><published>2007-11-19T15:58:00.000+02:00</published><updated>2007-11-19T16:06:41.493+02:00</updated><title type='text'>Bir musibet bin nasihatten yeğdir!</title><content type='html'>İnternet üzerinden şirketlere yönelik gündeme gelen asılsız iddialar, bana nedense bu atasözünü çağrıştırıyor son zamanlarda. Malum geçen haftanın iletişim cephesinden önemli bir konusu LcWaikiki’nin başına gelenlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu ne ilk, ne son olacak. İnternet kurumlar ve markalar açısından hem bir “cennet”, aynı zamanda da bir iki “forward” tuşu ile bir cehenneme dönüşebilecek kadar kırılgan bir iletişim ortamı. Şu anda bile, mesleğin içinde olanlar bilirler, bir çok başka firma da “Araf’ta” duruyor ve bu yeni “kötülük” ile nasıl baş etmesi gerektiğini düşünüyor kara kara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi, yazılı ve görsel ulusal medyaya yansımadan, büyük ölçüde kulaktan kulağa yayılan bu tip asılsız iddialarla ciddi itibar ve dolayısıyla iş kaybına uğramak Türkiye için yeni bir şey değil. Geçmişte, daha henüz ortada İnternet yokken dahi, katkı maddelerinde “domuz yağı” olduğu suçlaması ile, ciddi pazar kayıplarına uğrayan bir margarin markasını hatırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu neden böyle? Tartışması uzun. Ancak belki de ağırlıklı olarak şifahi bir toplum olmamızdan dolayı, biz Türklerin bu tip söylentilere gereğinden fazla kulak verdikleri de bir gerçek…&lt;br /&gt;İnternet ile gündeme gelen ise, daha önce de zaten yeterince etkin olan bu söylenti mekanizmasının, İnternet “tarafsız” bir mecra olarak algılandığı ölçüde, abartılı bir meşruiyet kazanması , daha da önemlisi göz açıp kapayıncaya kadar, toplumsal algıyı etkileyecek boyutta bir hızla kişilere ulaşıyor olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna daha yakın tarihli ve bana göre son derece üzüntü verici bir örnek olarak, gazetelerden tutuklandıklarını öğrendiğimiz 8 Türk askeri ile ilgili maillerde dolaşan bir iddiayı verebilirim. Bu satırları okuyan herkesin gördüğünü sandığım bu maile göre, bu çocuklar doğum yerleri itibarı ile, PKK sempatizanı ve DTP üyesi! Büyük ihtimalle, başlı başına yargısız bir infaz bu mail, ama asıl önemlisi bence, bu maili bana forward eden gerek profesyonel gerekse entelektüel olarak son derece donanımlı olduğunu varsaydığımı insanların dahi buna inanıyor olmaları… Yine büyük ihtimal, başka benzer “dehşetengiz” iddiaları içeren mailleri de sağa sola yolluyor bu arkadaşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Danone, sonra Lc Waikiki, bu süreçte, radikal bir tutum aldılar ve olayı kendi mecrasının dışına çıkardılar. Bu strateji olarak doğru mu yanlış mı ? Kimi meslektaşa göre bu yanlış ve kurumun kendi ayağına ateş etmesi ile eşdeğer… Ben aynı kanıda değilim.&lt;br /&gt;Bu konuda 2 ayrı noktada farklı bir görüşüm var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, öncelikle bu iddialar, bugünkü revaçta olan tartışmalara gönderme yaparak söylemek gerekirse, bir tür asimetrik savaştır. İnternet üzerinde yayılan bu iddialar, bir bakıma gerilla savaşına tekabül eder ve bu noktada “düzenli ordu ile alan kontrolü” hiç de yabana atılmaması gereken bir adımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, toplumuzda söylentinin ikna gücü her zaman meşru ve resme açılımalardan daha fazladır; dolayısıyla “resmi” meşruiyeti arkasına alıp, krizi büyütme stratejisi her koşulda daha iyi bir stratejidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek Danone gerekse LcWaikiki, aslında bu gerçekleri doğru tespit ederek yola çıktılar. Ama bu da yeterli değil maalesef…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle sanırım her iki kuruluş da, bu stratejiyi düşünürken, öncelikle kayıplarının orantısızlığı oranında, adeta geç kalmışlıklarının yarattığı bir aciliyet duygusu ile bu alana girdiler. Aslında burada tüm kurum ve kuruluşlar için ortaya çıkan temel ders, iletişim işini ciddiye alan her kuruluş, nasıl ki günlük bazda geleneksel medya takibi yapıyorlarsa, İnternet’i ve onun farklı araçlarını aynı şekilde takip ediyor olmalarının zorunluluğu. İşte bu nedenle yazımın başlığı da zaten “bir musibet bin nasihatten yeğdir!”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni bir iş alanı. Aslında artık hiçbir kuruluş tek başına yazılı medya takibi ile yetinmek lüksüne sahip değil; aynı şekilde İnternet’i de bir mecra olarak takip etmeleri gerekiyor. Önümüzdeki günlerde göreceğiz sanıyorum, bu alanda yeni bir iş sektörü oluşacak. Çünkü bu iş sadece Google araması yapmak ile olmuyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci ve bence daha önemli bir husus ise; İnternet ortamında dolaşan bu tip asılsız iddialar hakkında kuruluşların herhangi bir iletişim stratejisine sahip olmamalarıdır. Gözlemlerim yöneticilerin şu an daha çok, “ aman inşallah geleneksel medyaya sıçramaz” kaderciliği ile yetindikleri yönündedir; sadece bıçak kemiği dayanınca harekete geçiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda neler yapılabilir; temel stratejisi ne olmalı; bunu önümüzdeki yazımda anlatmaya çalışacağım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-64303684088344714?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/64303684088344714/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=64303684088344714' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/64303684088344714'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/64303684088344714'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/11/bir-musibet-bin-nasihatten-yedir.html' title='Bir musibet bin nasihatten yeğdir!'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-5902434582971685959</id><published>2007-10-30T15:06:00.000+02:00</published><updated>2007-10-30T15:08:40.379+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>OYUNUN YENİ ADI: “STRATEJİK MUĞLAK İLETİŞİM”</title><content type='html'>Şu aralar, Türkiye ve olası sınır ötesi müdahalesi ile ilgili gazeteleri okuyan, TV’lerde yayınlanan resmi açıklamaları izleyen ve bunları kendince anlamlandırmaya çalışanların başı dönüyor olmalı. Kime inanmalı, neye inanmalı ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK’lıları teslim edebiliriz diyen Talabani, aynı gün içerisinde “bir tek Kürt kedisini bile teslim etmeyiz” diyor. Başbakan Erdoğan ABD Dışişleri Bakanı Rice ile yaptığı görüşmeye istinaden, “Hassasiyetle üzerinde durduklarını ve bu konudaki haklılığımızı vurgulamanın ötesinde 'birkaç gün müsaade edin' demek suretiyle bu süreci ne denli ciddiye aldıklarını ifade ettiler” derken, ABD Başkanı, Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon düzenlemenin Türkiye’nin çıkarına olmadığını söylüyor. Keza Başbakan yardımcısı Çiçek, "Silahlı mücadele öncelikli" derken, neden Dışişleri Bakanı Babacan "Önceliğimiz diyalog ve diplomasi" diyor ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bunun adı: Stratejik Muğlak İletişim (Strategic Ambiguity Communication).&lt;br /&gt;İletişim disiplinindeki bütün kavramsallaştırmalarda olduğu gibi bunun da patent hakkı Amerikalılara ait. Tabii bana kalsa kavramsallaştırma yanı neyse de aslında, “Amerika’yı yeniden keşfediyorlar” sadece… Bize sorsalar söylerdik; bu Boğaziçi’nden Çin Denizi’ne kadar tüm Asyalıların gayet iyi bildiği bir iletişim stratejisidir. Bu stratejide ne söylendiğinden daha önemlisi hangi amaca hizmet ettiği önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikalılar “Stratejik Muğlak İletişim” modelini, ilk olarak iş dünyası ihtiyaçları için 80’li yılların ortasında keşfediyorlar. Bakıyorlar ki, bir yandan şirket organizasyonları yataylaşıyor, iletişim teknolojileri hızla gelişiyor, öte taraftan çok farklı kültürden insanlarla çalışmak zorunda kalmalarına yol açan küreselleşme bastırıyor, eski usul yukarıdan aşağıya, ikna temelli asimetrik iletişim modeli işe yaramıyor. Bunun yerine “mesaj kontrolü” mantığını baştan reddeden bu yeni iletişim stratejisini uygulamaya koyuluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlaki açıdan bir çok eleştiri alsa da, bu yaklaşımın halihazırda en yaygın olarak kullanıldığı iki alandan birisi içi iletişim diğeri de kriz iletişimi. Ama asıl sıçrama yaptığı alan ise kamu diplomasisi alanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, özellikle Irak’ın işgalinin ardından, bırakın Müslüman toplumları, Batı toplumlarında dahi artan bir olumsuz algılamaya ile yüz yüze kalınca, klasik kamu diplomasisi yöntemlerini bir kenara bırakıp Stratejik Muğlak İletişim alanına adım attı. Burada amaç eskiden olduğu gibi, özgürlük, demokrasi gibi “paylaşılan kavramlar” yaratmak değil “organize eylemlere” ulaşmak.&lt;br /&gt;ABD’li iletişimciler bunun da 5 prensibi olduğunu tespit ettiler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Küresel satış elemanı gibi davranma; başkalarını stratejik birliktelikler konusunda teşvik et.&lt;br /&gt;2- Aynı kanallar üzerinde aynı mesajları tekrar edip durma. Fazla tekrarın güvenilirliğini azaltacağını bil. Bırak başkaları da konuşsun.&lt;br /&gt;3- Tam anlamı ile tanımadığın kültürlerde mesajını kontrol etmeye çalışma.&lt;br /&gt;4- Mesajın açıklığı ve içeriğinin anlaşılması, kullandığın kelimelerin manasından ziyade, ilişkilerinin gücüne bağlıdır.&lt;br /&gt;5- Verdiğin mesajlardan herkesin aynı anlamları çıkartmayacağını baştan kabul et, asıl olarak bu mesajın dayandığı prensipler ve vizyonda birleşmeye bak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu çerçeveden bakılınca, şu an yaşanan gelişmelerde kim önde gözüküyor derseniz? Bence Stratejik Muğlak İletişim’de Türkiye bir adım önde. Kendi içinde – her zaman olduğu gibi- kavgaya düşmezse, müdahale sonrasında da önde olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu ile ilgili daha ayrınıtılı bilgi isteyenler için: &lt;a href="http://www.comops.org/"&gt;http://www.comops.org/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-5902434582971685959?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/5902434582971685959/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=5902434582971685959' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/5902434582971685959'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/5902434582971685959'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/10/oyunun-yeni-adi-stratejik-mulak-iletiim.html' title='OYUNUN YENİ ADI: “STRATEJİK MUĞLAK İLETİŞİM”'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-8459196208339948375</id><published>2007-10-22T11:04:00.000+03:00</published><updated>2007-10-30T14:58:40.160+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Düşünceler'/><title type='text'>Türkiye bir Güney Afrika kadar olamaz mı ?</title><content type='html'>Bu yazı bir bakıma bir hayli talihsiz! Yazdıktan bir iki gün sonra, peşpeşe PKK'nın kanlı saldırıları gündeme geldi; yanlış anlamalara yol açmamak için bugüne kadar tuttum. Sanırım, ilk günlerin sıcak acısı bir nebze de olsa geçince, şimdi daha bir akl-ı selim ile bu konuları düşünebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;Yazımın başlığını özellikle biraz provokatif olarak seçtim. Bir bakıma Anayasa tartışmaları ile beraber gündeme gelen Türkiye Malezya mı oluyor sorusuna bir gönderme olarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye gerçekten de, tarihinin kritik ve ikircikli bir kavşağında duruyor. Bir yandan bakıyorsunuz ekonomi cephesinde bütün kırılganlıklarına rağmen, 6 yıldır bir biçimde sürdürülen bir ekonomik büyüme, diğer yandan ise toplumu bir ucundan ötekine bölen “geçmişin hayaletleri”; laiklik – İslam ikilemi, Ermeni sorunu, Kürt milliyetçiliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden bakılırsa bakılsın, Mart ayından bu yana toplumsal halet-i ruhiyemiz bir fırtınadan ötekine sürüklenip duruyor. Sürecin bütünü içerisinde sonuç namına ortaya çıkan tek gerçek ise; kişilerin giderek kendi toplumsal aidiyet kapılarını sıkı sıkıya kapamaları. Bir tür “evli evine, köylü köyüne” durumu yaşanıyor. “Öteki”nin halinin ne olduğunun umursanmadığı; iletişimin bittiği bir nokta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Yardımcısı Cemil Çicek’in “Sözün bittiği yerdeyiz” cümlesi bir bakıma doğru tespit. Ama böyle mi olmalı gerçekten ? Bence hayır. Tam tersine bu noktada iletişime, “söze” çok ihtiyaç var; dahası kaybeder gibi olduğumuz bir “ortak akıl” için “söze” çok ihtiyaç var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerde, meslektaşım Ali Saydam da, bu konuya bir biçimde değindi. Saydam, Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde, belli bir toplum kesiminin islamlaşma endişesine ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a ilişkin yazısında, bu endişeyi bir ortak akıl yaratmak yönünde Üç İ (İstişare - İkna - İttifak) stratejisini uygulayarak AKP hükümetinin gidermesi gerektiğini söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mümkün mü ? Mümkün ancak bu Üç İ stratejisini neyin olmıyacağı değil, ne olması gerektiği üstüne kurmak şartı ile. Bir başka deyişle, insanların Malezyalılaşma, İranlılaşma veya Sevr korkularının antidotu ancak üzerinde anlaşılmış ortak bir gelecek senaryosu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte kanımca bu noktada; Güney Afrika’da, 1990 ile 1994 arasında yaşananlar oldukça öğretici. Şubat 1990, Güney Afrika’nın efsanevi lideri Nelson Mandela’nın hapisten çıkış tarihi; Nisan 1994 ise her ırktan insanın katıldığı ilk serbest seçimin tarihi. Bunun gerisinde yıllarca sürmüş, büyük acılara neden olmuş bir Aparteid rejimi ve gizli iç savaş; siyah ve beyazlar olarak tamamı ile kutuplaşmış bir toplum var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1992 yılında, Güney Afrikalılar, basit bir soru soruyorlar: “2002 yılında nasıl bir ülke istiyoruz ? Bunun için, daha önce Shell şirketinin Londra’daki “Sosyal,Siyasi, Ekonomik ve Teknolojik Senaryolar Bölümü’nün Başkanı olan Adam Kahane ve ekibi, farklı ideolojik ve siyasi kökenden gelen Güney Afrikalı 22 tanınmış siyaset adamı, STK yöneticisi, işadamı ve akademisyen ile “ Mont Fleur Senaryoları” olarak da adlandırılan 4 adet senaryo hazırlıyorlar. Senaryoların adları sırası ile “ Devekuşu”, “Topal Ördek”, “Ikarus” ve Flamingoların Uçuşu”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Devekuşu” senaryosu, apartheid rejiminin devamını; “Topal Ördek” zayıf bir hükümet ile istikrarsız ve kararsız biçimde yeni döneme geçişi; “Ikarus” hızlı biçimde popülist ekonomi politikalarının devreye girmesi ve ekonomik krizi, “Flamingoların Uçuşu” ise sürdürülebilir hükümet politikaları ile büyüme ve demokrasiyi öngörüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, aslında Güney Afrikalıların yaptığı, bugün dünyada bir çok özel sektör ve kamu kuruluşlarında yaygın biçimde kullanılan senaryo düşünme tekniği kullanmak. Bunu yaparken toplumun bütün katmanlarının katılımını sağlayıp bir ortak akıl yaratıp, Flamingoların Uçuşu senaryosunu gerçeğe dönüştürmeyi başarıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Afrikalılar, geçmişin acılarına, bugünün korkularına saplanmadan, yüzlerini geleceğe dönüp bunu yapıyorlar da, işte o yüzden benim sorum bu: Türkiye bir Güney Afrika kadar olamaz mı ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence olur; olması için daha mutlu ve müreffeh bir Türkiye için istek gerekiyor öncelikle; ki bu toplumumuzda bol miktarda var; ikinci olarak ise Frederik Willem de Klerk, Nelson Mandela gibi liderlere ihtiyaç var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakalım ne zaman ve kimler Türkiye’nin de Klerk’i ve Mandela’sı olacak…&lt;br /&gt;“Mont Fleur” senaryoları için ayrıntılı bilgi: &lt;a href="http://www.gbn.com/ArticleDisplayServlet.srv?aid=455"&gt;http://www.gbn.com/ArticleDisplayServlet.srv?aid=455&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-8459196208339948375?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/8459196208339948375/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=8459196208339948375' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8459196208339948375'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8459196208339948375'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/10/trkiye-bir-gney-afrika-kadar-olamaz-m.html' title='Türkiye bir Güney Afrika kadar olamaz mı ?'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-7074153462797340026</id><published>2007-10-03T13:41:00.000+03:00</published><updated>2007-10-03T13:54:37.821+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>Reklam, PR ve Samimiyet</title><content type='html'>Önce bir itirafta bulunmak istiyorum. Bir iletişimci olmama rağmen, artık ne çok fazla televizyon reklamlarını izliyorum, ne de yazılı basında değişik ebatlarda çıkan ilanlara çok yakından göz atıyorum; bu PR’cının bildik reklamcılık antipatisi de değil; aynı şey büyük ölçüde ekonomi sayfalarını süsleyen pazarlama ve kurumsal iş haberleri için de geçerli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz bunda, bir miktar mesleki deformasyon da var biliyorum. Birbirinin benzeri marka vaadlerini izlemek , standart formatlardaki iş haberlerini okumaktan sıkılmış olabilirim. Ama sanırım asıl mesele, bütün bu çalışmaları bir biçimde inandırıcı bulmuyor olmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden bunları düşünüyorum ? Neden böyle bir sorunu gündeme taşıyorum ? Bu soruyu kendi kendime sorduğumda asıl meselenin samimiyet ile ilgili olduğunu gördüm. Bu işleri inandırıcı bulmuyordum çünkü samimi değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu düşüncelerimde yalnız değilim. Dünyada bu konu, özellikle internet iletişimi patlamasının ardından, yoğun bir biçimde tartışılıyor. Her ne kadar bize yansımaları henüz pek sınırlı olsa da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Internetin sunduğu interaktif iletişim ortamı, bir yandan mesajın kontrol edilebilirliği efsanesini yıkarken; diğer yandan konuşma insiyatifinin artan biçimde tüketicinin eline geçmesini sağladı. Gelişmiş ülkelerde yürütülen araştırmalar, tüketicinin iki şeyi açıkça talep ettiğini ortaya koyuyor: Birincisi konuşmayı ve kendisi ile bir biçimde ilişki kurulmasını istiyor; ikincisi ise samimiyet bekliyor. Gerek kurumlar gerekse tüketiciler cephesinde yaşanan blog patlamasının en temel nedeni de bu zaten…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama asıl bunun bir adım gerisinde, daha önemlisi, kurumlar ve iletişim profesyonelleri artık sorunun algılamayı yönetmek değil sadece, daha çok ilişkiyi yönetmek olduğunu; inandırıcılığı elde etmek için ise rasyonel argümanların yeterli olmadığı, her markanın, her kurumun bir hikayesi veya hikayeleri olması gerektiğini gördüler.( &lt;a href="http://www.storytellingcenter.org/resources/articles/simmons.htm"&gt;Bkz konu ile ilgili bir link&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye derken ne kastettiğimi uluslar arası bir müşterimin sunumundan aktaracağım bir örnek ile anlatmaya çalışayım: Bir inşaat alanında çalışan üç kişiye ne yaptıklarını soruyorlar; birincisi tuğlaları üst üste koyuyuyorum diyor; ikincisi bir duvar yapıyorum diyor, üçüncüsü ise bir katedral inşaa ediyorum diyor. Burada tabii ki hikayenin sahibi katedrali inşaa eden. Sunumdaki kıssadan hisse de şu: “Başkalarını etkilemek istiyorsanız, onlara bir vizyon (bir hikaye) verin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda bir başka çarpıcı örnek dünya enerji devi &lt;a href="http://www.bp.com/retailhomepage.do?categoryId=6050&amp;amp;contentId=58946"&gt;BP&lt;/a&gt;. Kurumsal kimliğini “petrolun ötesinde” şeklinde tanımlıyor BP ve kamuoyuna küresel planda dünyayı tehdit eden iklim değişikliği, enerji güvenliği sorunlarına ve karbon salınımlarına karşı mücadele ederken, yeni enerji kaynaklarını geliştirmek için çalışacağını açıkça beyan ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son örneği vermekteki amacım aslında Türkiye ile bir kıyaslama yapmak. Bilindiği gibi Türk şirketleri de son dönemde, hızla enerji alanına yatırım yarışına girdiler; ama dikkatinizi çekti mi bilmem bugüne kadar, hiçbiri genel geçer “ dev yatırım” klişesinin ötesinde, bu yeni iş alanına girerken, kamoyunu ve tüketicilerini etkileyecek bir hikaye anlatmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şey ilişki yönetimi cephesi içinde geçerli. Bu köşenin boyutları bu konuya biraz daha ayrınıtılı ile girmeme engellese de; bir örnek ile konuyu özetlemek isterim. Ülkemizde de faaliyette bulunan &lt;a href="http://www.blogger.com/www.pg.com.tr"&gt;Procter &amp;amp; Gamble’ın&lt;/a&gt;, ABD’deki &lt;a href="http://site.vocalpoint.com/guest/index.html"&gt;Vocalpoint&lt;/a&gt; adlı sitesinde her gün 600.000 anne serbetçe onun ürünleri ve hayat hakkında konuşuyorlar. Biz de ise, bunun antitezi olarak Ali Saydam’ın haklı biçimde en azından “müphem” olmakla eleştirdiği RealAge var…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-7074153462797340026?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/7074153462797340026/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=7074153462797340026' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7074153462797340026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7074153462797340026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/10/reklam-pr-ve-samimiyet.html' title='Reklam, PR ve Samimiyet'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-6155345322619097050</id><published>2007-09-19T13:00:00.000+03:00</published><updated>2007-09-19T13:05:26.466+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>Internet Türk Toplumunu Nasıl Etkiliyor ?</title><content type='html'>Geçen yazımda Internet’in bizim mesleğimizin önüne koyduğu önemli meydan okumalara değinmiştim. Bu kez, çemberi biraz daha geniş tutarak, bu olgunun toplumumuz, dolayısıyla iletişim fonksiyonu üzerinde şimdiden hangi olası değişimlere yol açacağına işaret etmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle iki örnek vermekle başlayayım. Birincisi  5 Eylül tarihli gazetelerden; haber başlığı “Chat aşkı tutuklattı”… Gerçek yaşının 17 olduğunu öne süren ama resmi kayıtlara göre 13 yaşında olan Balıkesirli T.Ş, Chat ortamında tanıştığı Mardin’in Derik İlçesi’nden 18 yaşında Gökhan Ay’a kaçıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi ise Hrant Dink cinayetinin hemen ardından gündeme gelen bir gözaltı ile ilgili: Bursa’da yaşayan Muharrem Kahveci isimli bir genç katıl zanlısı O.S ile internet ortamında Chat yaptığı ve hatta sonrasında onu sanal ortamda tebrik ettiği için  gözaltına alınıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tip haberleri önümüzdeki günlerde daha sık okur olacağız; yakında Chat aşkları, Internet örgütleri üzerinde de büyük olasılıkla gazetelerde yerli yersiz bir çok  değerlendirme yazısı okuyacağımız da şüphesiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tip haberler ne anlama geliyor; hangi sosyal trendlere işaret ediyorlar ? Kanımca bunlar Türk toplumunun en temel iki özelliğinde geçmişe göre çok daha derin, Batılı anlamda modernleşmeci çatlakların oluştuğuna işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi mobilite ile ilgili; büyük şehirlerin orta sınıf insanları kısmen bir yana bırakılırsa, okul ve askerliğin sınırlı etkisi dışında, Türk toplumunun büyük çoğunluğunun, , asli yaşam dairesi aile, akraba ve hemşeri çemberleri etrafında döner. Dolayısıyla kitle iletişim araçlarının benzeştirici etkisi dahi bu mekanizmalar üzerinden ve sınırlı biçimde işler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte şimdi internet bu bakımdan yeni ve çok daha güçlü bir sosyalleşme alanı olarak ortaya çıkabiliyor. O kadar ki, 13 yaşında bir kız, bütün sosyal engelleri aşıp, Balıkesir’den 1000 küsur kilometre ötedeki Mardin’e, aşkı uğruna kaçabiliyor. Bu anlamda, internet bundan 20-30 yıl önce, şehirlerarası otobüslerin sağladığı özgürleştirici mobiliteyi sağlıyor gibi görünüyor bana.&lt;br /&gt;Internet olgusunun Türk toplumuna etkisinin ikinci boyutu ise, haddini bilen, kurallara uymasa bile “mış gibi yapan”, standart vatandaş profilinin tam tezadı, zaman zaman cahil güveni ile de olsa, söyleyeceğini eğip bükmeden konuşan bir insan profilinin ortaya çıkışıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Türkçe Internet üzerinde, bugüne kadar hep susup oturmuş acayip bir Türkiye gerçekliği bir volkan gibi patlamaktadır. Bunu internet gazete haberlerine atılan yorumlardan, birbirinden farklı etnik köken içerikli web sitelerine gösterilen özel ilgiden, forum ve Chat ortamlarındaki, cinsellik dahil, konuşmaların fütursuzluğundan anlamak mümkün.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu iki olgu ne anlama geliyor: Kanımca öncelikle gerek iletişim profesyonellerinin gerekse onlardan hizmet alan kurum ve şirketlerin moda deyimi ile “ezberlerini bozup”, aynı samimiyet ve gerekirse cahil cesareti ile bu kervana katılması, ve bu yeni devrimci mecrada etkinliklerini göstermeleri  gerekir… Bunu yapmadıkları takdirde, bir yandan çok ciddi sorunlarla karşılaşacakları gibi, diğer yandan da toplumsal gündemin takipçisi ve bir adım ötesinde de, kontrol edememenin hırsı ile baskılayıcısı olmak durumunda kalacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha vakit varken, herkesin bu yeni “sosyal oyun alanında” hakkı ile yer almasında yarar var.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-6155345322619097050?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/6155345322619097050/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=6155345322619097050' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/6155345322619097050'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/6155345322619097050'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/09/internet-trk-toplumunu-nasl-etkiliyor.html' title='Internet Türk Toplumunu Nasıl Etkiliyor ?'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-1306774596386384504</id><published>2007-09-07T13:53:00.000+03:00</published><updated>2007-09-07T13:55:25.439+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>BASIN VE HALKLA İLİŞKİLERİN YENİ UFUKLARI</title><content type='html'>Türkiye’de internet aldı başını gidiyor. Bir fikir vermesi açısından, örneğin Temmuz 2007 verilerine göre, toplam MSN kullanıcı sayısı 22 milyona yaklaşmış durumda ; bu rakam bundan sadece 2 yıl önce 4.5 milyon civarında idi. Keza TTNet’in agresif satış kampanyaları ile ADSL kullanıcı sayısı da sürekli, hızlı bir artış içerisinde; öyle gözüküyor ki birkaç yıl içerisinde, Türkiye kullanıcı sayısı itibarı ile bir çok AB ülkesini bu alanda geçecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ama ülkemiz PR sektörü bu gelişmeyi, daha doğrusu bunun iletişim üzerindeki etkisini doğru okuyabiliyor mu? Kanımca herkes bir ucundan anlamaya çalışsa da, çok az kişi bu gelişmenin mesleğimiz üzerindeki devrimci etkilerinin gerçek anlamda farkında. Doğrudur bol bol blog, ağızdan ağıza marketing filan konuşuyoruz ancak biraz fazla önümüze gelen yeni “oyuncaklara” odaklanıyoruz ve kanımca, yavaş da olsa asıl değişenin oyunun kuralları olduğunun farkında olmuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü hali ile bizim mesleğimiz “mesajı” oluşturmak, yönetmek ve izlemek üzerine kuruludur. Bunun için bir veya birkaç konuşmacı belirleriz ve bunların sosyal paydaşlarla / hedef kitlelerle ve medya ile ilişkilerini yürütürüz. Bununla bağlantılı olarak da sınırlı ölçekte içerik üretiriz. Burada esas önemli olan da, mesajı kontrol edebilmek, ona süreklilik kazandırabilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki Web 2.0 uygulamaları ile birlikte artık sosyal medya olarak adlandırılan internet bu en temel kuralı baştan sona değiştiriyor. Geleneksel medyanın yanı başında sunduğu yüksek interaktivite ile bir yandan geleneksel PR ekosistemini değiştirirken, aynı anda mesajı kontrol etmek olanağını tamamı ile ortadan kaldırıyor. Ülkemizde internet kullanımı artıkça bunun başta müşteriler olmak üzere bir kurumun sosyal paydaşlarını nasıl farklı biçimlerde daha fazla etkilediğini yaşayarak göreceğiz. Gelişmiş Batı ülkelerindeki deneyim bunu gösteriyor.&lt;br /&gt;Mesleğimiz açısından ise, bu geleneksel mesaj bekçiliği rolünün yıkılışı anlamına geliyor; bu süreçte ana görevimiz, bir bakıma yeniden, ilişki geliştirme yoluyla şebekeler kurmak olacaktır; buradaki kilit taktiğimiz de sohbet veya katılımcı iletişim olacak. Devamla bu süreçte ki temel misyonumuz da, güven oluşturmak ve bilgiyi dürüst ve kurumsal da olsa beşeri bir üslupla dağıtmak olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim buna bağlı olarak, bir dönem Financial Times’ın tanınmış Silikon Vadisi muhabiri Tom Foremski çok tartışmaya yaratan şöyle bir makale yazmıştır: “Öl! basın bülteni! Öl! (&lt;a href="http://www.siliconvalleywatcher.com/mt/archives/2006/02/die_press_relea.php"&gt;http://www.siliconvalleywatcher.com/mt/archives/2006/02/die_press_relea.php&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;Foremski’nin bu çıkışı fazla iddialı olsa, daha uzun bir süre basın bülteni göndermeye devam edecek olsak da, şöyle bir gerçek önümüzde duruyor: Önümüzdeki yıllarda basın mensupları ile ilişkilerimizin de doğası daha çok güvenilir bilgi sunmaya yönelik oluşacaktır. Bunun için “Sosyal Medya Basın Bülteni” formatına geçeceğiz ve daha farklı içerikler üreteceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte taraftan hizmet verdiğimiz kurumların diğer paydaşları ile blog, podcast, video blog, wiki gibi araçlarla çok daha ilişki ve içerik ağırlıklı bir interaktivite içerisinde olacağız; bunun ise kayda değer sonuçlarından biri sektörel insan kaynaklarımızda yaşayacağımız değişim olacaktır. Giderek daha kalifiye ve internet teknolojilerine hakim kişilerle çalışmak durumunda olacağız.&lt;br /&gt;Ama kuşkusuz, en önemli değişim mesleğimizin tanımında yaşanıyor; artık görevimiz sadece “mesaj bekçiliği” değil; artan biçimde müşterilerimizin internetteki “gözü kulağı” ve gelişmeleri doğru anlamlandıran ve cevaplayan birinci elden iletişimcisi olmaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-1306774596386384504?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/1306774596386384504/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=1306774596386384504' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/1306774596386384504'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/1306774596386384504'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/09/basin-ve-halkla-ilikilerin-yeni.html' title='BASIN VE HALKLA İLİŞKİLERİN YENİ UFUKLARI'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-8447724563506294183</id><published>2007-08-03T16:34:00.000+03:00</published><updated>2007-08-03T16:43:34.988+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>İletişimin Gücü</title><content type='html'>22 Temmuz seçimleri araştırma şirketlerinin isabetli sonuçlarına rağmen bir çok kişi için sürpriz oldu. Bir yandan medyanın, özellikle de belli köşe yazarlarının Türk toplumunu anlamadığı savları ileri sürülürken, diğer taraftan da uzun bir iktidar döneminin ardından AKP’nin oylarına 6 milyonu aşkın yeni oy katmayı başarmasının nedenleri tartışılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyan edilen görüşler içerisinde, bana göre en çarpıcı ve anlamlı olanlardan bir tanesi, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’inkiydi: "Bu sonuç rasyonel değil, mantıkla açıklanamaz...". Bir de Milliyet gazetesinin web sitesindeki şu yorumu çok çarpıcı buldum: “Fırçayı yiyen AKP’yi seçti!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki yorumu özellikle seçtim çünkü haklılık payı içeriyorlar. Bunun nedenini ilerleyen satırlarda anlatmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce şöyle bir soru ile başlayayım. Malum doğru soru cevabın yarısıdır. Bundan iki üç ay önce Cumhuriyet mitingleri ile şahlanan bir toplumsal muhalefet ortadayken, hangi sihirli değnek değdi de, AKP ve temsil ettiği toplumsal proje bu kadar güçlü bir onay aldı ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da şöyle de sorabiliriz bu soruyu, Cumhuriyet mitinglerinde “mantıklı” olan bu halk şimdi niye böyle mantıksız bir seçim yaptı.? Çünkü gerçekte bu işin mantığı yok; diyalektiği var ve o diyalektik de, Türk toplumunun düşünme biçiminde ve iletişimin gücünde gizli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada düşüncelerimi birkaç başlık altında açmak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi Türk insanının mütevekkil olması yani aslen başına gelenleri sakinlikle kabullenip uyum göstermesi ile ilgili; kendi mağduriyetini kabullendiği gibi başkasınınkini de kabullenir Türk insanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla AKP’nin seçim başarısını açıklamak için ileri sürülen “mağdur” rolünü oynadıkları gerekçesi kanımca tek başına yeterli bir açıklama değil. Türk insanı böyle durumlarda aslında “Allah kurtarsın” der. Hatta sıklıkla mağdur duruma düşenin buna kendi hatalarının yol açtığı düşünür. Seçim öncesinde karşımıza pek sık çıkan “AKP krizi iyi yönetemedi” söylemi de nitekim budur. Aslen haksızlığa karşı başkaldırmak, mağdurun yanında şövalyece bir duruş geleneğimiz yoktur bizim maalesef. Bunu bu seçim sürecinde yalnız, Batılı normlarla düşünen bir kaç sol liberal aydın yaptı. Tersine genel kural güçlünün yanında yer almaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci önemli husus, Türk insanın kolektif düşünüyor olmasıdır bence. Prof. Dr. Şerif Mardin seçim sürecinde Ruşen Çakır’a verdiği röportajında bu noktaya değindi ve bunu kısmen bir olumsuzlama şeklinde “mahalle baskısı” olarak tanımladı. Batılı birey tanımından yola çıkarak ele alındığında bu olumsuz olsa da, grup bağımlı birey cephesinden bakıldığında bu normal, hatta aranan bir özelliktir. Grup bağımlı birey düşüncesini böyle bir süreç içerisinde oluşturur.&lt;br /&gt;Bu kolektif düşünme sürecinin de kanımca ayırt edici bir özelliği, yeterince güçlü bir iletişim çarpanı bulduğunda adeta bir domino etkisi yaratarak çok geniş kesimleri etkiliyor olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçim öncesinde bunu iki kez yaşadık. Birincisi Cumhuriyet mitingleri idi. Nitekim şimdi çoğunluğunun AKP’ye oy attığını düşündüğüm bizim mahalle esnafı bile o günlerde “laikliğin elden gittiğinden” bahsediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi ise AKP’nin izlediği başarılı iletişim kampanyası ile yaşandı. AKP iletişiminin ana ekseni mağduriyet değil, tam tersine güç beyanı ve meydan okumaydı: “Durmak yok, yola devam!” Bu çok başarılı slogan her şeyi özetliyor. Prof Mardin’in bahsettiği “mahalle baskısını”, bana kalırsa kolektif düşünce sürecini tetiklemek için başlıca iki stratejiyi uygulamaya koydu AKP: Birincisi ara sokaklardan şehirlerarası yollara kadar yayılan yüksek volümlü , güce duyarlı Türk toplumunu adeta baskılayan bir görünürlük; ikincisi ise bir arada güçlülük duygusunu pekiştiren yaygın mitingler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, Taha Erdem’in belirttiği gibi, Cumhuriyet mitinglerine katılanların bile yüzde 10’u AKP’ye oy verdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-8447724563506294183?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/8447724563506294183/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=8447724563506294183' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8447724563506294183'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8447724563506294183'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/08/iletiimin-gc.html' title='İletişimin Gücü'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-7265287692883059259</id><published>2007-07-26T16:34:00.000+03:00</published><updated>2008-12-13T03:01:49.549+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hobi'/><title type='text'>Benim güzel bahçem</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RqijeEhxOoI/AAAAAAAAADw/LnN1viVGKMo/s1600-h/001.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091499115749128834" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RqijeEhxOoI/AAAAAAAAADw/LnN1viVGKMo/s400/001.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldum olası hep bahçeleri bostanları sevmişimdir. Belki böyle bir ortamda çocukluğumu geçirdiğim için. Gerçi kardeşlerim o kadar da ilgili değiller bu konularla. Hatırladığım çocukluk günlerimden, İzmir Karşıyaka Kayısılık mahallesinin yaşlı zeytin ağaçları, yüzlerce kayısı ağaçları, çiçek seraları, mevsimine göre patlıcan veya lahana karnıbahar tarlaları ve yerine apartman yapılmak üzere yıkılan gösterişli çiftlik evinin karşısında aynı şekilde kaderi yıkılmak olan 3/4 apartman katı boyundaki devasa manolya ağacı var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde düşünüyorum pek sık, bahçeler, bostanlar içerisinde, bitkilerle ve hayvanlarla içiçe güzel bir çocukluğum oldu. Bir de net bir biçimde hatırlıyorum, bana büyüyünce ne olmak istersin diye sorulduğunda "ziraat mühendisi olmak istiyorum diye cevap verdiğimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım bu yüzden bahçeleri ve bahçıvanlığı çok severim.Hepsi ile tam anlamı ile olmasa da, ilgilendiğim üç tane bahçem var. Biri oturduğum yer Beykoz'da, bir diğeri Kuzguncuk'ta şirketimin bahçesi, sonuncusu ise, ki bugüne kadar en az onunla ilgilendim, Çeşme'de babamın yazlığında.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091499708454615698" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RqikAkhxOpI/AAAAAAAAAD4/1o_dwWlAE1Q/s400/S6000376.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluk dönemimi bir kenara bırakırsam, ilk defa gerçekten bahçecilikle ile ilgilenmeye başlamam sanırım 1995-96 yılları olmalı; ciddi bir biçimde ilgilenmeye başlamam ise 2002. O dönemde bu işe büyük bir tutku ile girdim. Bir sürü kitap aldım. Epeyi bir bahçe planlaması yaptım, garip bir her şeyi yetiştirme, toprağı her dönemde kullanma tutkusuna kapılmıştım. Aslında küçük bir alanda ağaçlar diktem, belki 30-40 kadar varan sebze ve çiçek yetiştirmeyi denedim. Çoğu da başarılı oldu ama zamanla insan aslında yönettiğini veya yönetibileceğini sandığı tabiatı yönetemediğini de ğreniyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında şimdi çok daha iyi farkındayım ve bunun hayatta net bir karşılığı olduğunu da biliyorum. Üç husus önemli bu bakımdan; Birincisi yoktan olmasa da sıfırdan bir şeyi yetiştirmenin ve onun gelişimin seyretmenin neredeyse "ruhani" güzelliği; ikincisi bir şeyi ilk kez yapmak ile üçüncü beşinci kez yapmanın, yani çıraklığın önemi ve de küçük hataların ne kadar büyük zararlara yol açabileceğini bilmenin yıkıcılığı; sanırım üçüncüsü ise, toprak, hava, su ve iklim gibi bilinmeyenleri çok bir ortamda isteklerini gerçekleştirmek noktasında insanın biçareliği...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında belki de tüm şehir hayatları içerisinde bunu zorunlu kılmalı; bahçe ile uğraşmanın bir bakıma felsefi boyutu da budur; herkes sınırını öğrenir ve yaşam mucizesine biraz daha yaklaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünükü aklım ve birikimimle, ben artık bahçecilik konusunda daha muhafazakar seçimlerin taraftarıyım. Buradan kastım şudur: Tabiatın kendi kuralları olduğunu biliyorum ve onlara gönüllü bir biçimde teslim oluyorum, hatta bunun bile tek başına garanti olmayacağını biliyorum. Arada bir yine maceralara girişsem de, daha sınırlı sayıda, toprağa da, havaya da, iklime de hakkını vererek, sadece iyi yetişeceğini bildiğim ağaç,sebze ve çiçeklerle ilgileniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blogumda zaman zaman bahçemdeki hayattan da bilgiler vermeyi arzu ediyorum. İşte bazı genel görüntüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091501057074346674" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RqilPEhxOrI/AAAAAAAAAEI/yDZJrugHV38/s320/Image(106).jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091500228145658530" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/Rqike0hxOqI/AAAAAAAAAEA/Th49OPLzlbY/s320/S6000375.JPG" border="0" /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-7265287692883059259?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/7265287692883059259/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=7265287692883059259' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7265287692883059259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7265287692883059259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/07/benim-gzel-bahem.html' title='Benim güzel bahçem'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RqijeEhxOoI/AAAAAAAAADw/LnN1viVGKMo/s72-c/001.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-315756572651589674</id><published>2007-07-17T15:04:00.000+03:00</published><updated>2007-07-17T15:09:15.478+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>Türkiye'nin Algılama Haritası</title><content type='html'>Türk insanının algılama tarzı nedir; bir başka deyişle Türk düşünce coğrafyasını nasıl tanımlamak lazım ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir konuda, genelleme yapmanın taşıdığı riskler ortada; ama ben yine de, doğru sorulardan yola çıkarak, Türk insanının düşünce ve davranış modlarına yönelik bazı ipuçları bulunabileceğini düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu bağlamda, Prof. Nisbett’in, iki farklı uç olarak tanımladığı, bir tarafta kökü Yunan felsefesine giden, atomistik, ve nesnelere bağlı kategorilerle düşünen Batı, diğer tarafta, her şeyi kökü Konfüçyüs gibi kadim Asya felsefelerine giden, şeyleri, birbirleri ile olan ilişkileri bağlamında kendi özgün konumlarında düşünen Doğu arasında, biz Türkler nerede duruyoruz ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım daha çok Doğu’da... 80 yılı aşkın Cumhuriyet tarihimiz boyunca, belki de en büyük yatırımımız eğitim olmasına rağmen böyle; Türk toplumu ağırlıklı olarak bu eğitimden alması gerektiği varsayılan formel mantık üzerine kurulu kategoriler ile düşünmüyor; düşünemiyor. Onun yerine, tıpkı diğer Doğulular gibi, şeyleri birbirleri ile bağlantıları içinde algılamaya ve öyle tarif etmeye daha yatkın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkça söylenilen bir söz vardır; “Türk halkı gözü ile düşünür şeklinde”... Bunun tipik göstergesidir. Türk toplumu somuttur, somut düşünür... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun bir adım ötesinde ise, kategorik “ya o ya bu” Batılı yaklaşımının karşısında, toplumsal hayatımıza egemen olduğunu her adımda görebileceğimiz “hem o hem o” yaklaşımı vardır. Bu yüzden sabahtan Şinto tapınağına gidip, öğleden sonra Katolik Kilise’sinde evlenen Japonlar gibi, bir çok Türk de öğlen Cuma namazına gidip, akşam Reina’da eğlenmekte bir beis görmez. Bu yüzden muhafazakarlarımız “İnşallah”ı, çağdaşlarımız ise “bir bakalım” ı  sık sık kullanır… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “hem o hem o” yaklaşımının bir başka önemli göstergesi ise, Türklerin özünde “hayır” diyemeyen insanlar olmalarıdır. Radikal Gazetesi’nde Moskova’dan köşe yazıları yazan Suat Taşdemir bunu bir Rus Ekonomi dergisinden şöyle aktarıyor: "Örneğin Türkleri ele alalım: Diyelim ki bir mağazaya gittiniz, eğer aradığınız ürün yoksa, satıcı sizi o modelin az önce bittiğine inandırmaya çalışır. Tam da o modeli dün fabrikasına sipariş verdiğini, çok yakında malın geleceğini anlatır. Belki de o ürünü hiç satmamıştır! Bunun sebebi basit: Çünkü Türkler 'Hayır' ya da 'Yok' demesini bilmez!" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu “evet” dediği anlamına da gelmez; daha çok ileriye dönük “fırsatçı”  bir açılımdır. Bunun nedeni kanımca bizlerin özünde Batılı manada “özgür birey”ler değil, “grup bağımlı bireyler” olmamızdır. Kısaca,  parçanın bütüne tabii olduğu düşünce dünyamızın karşı tarafında ilişkilerimizin ve davranışlarımızın özgün Doğulu bağlamı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun en açık görülebildiği yerlerden biri şirket toplantılarıdır: Diyelim astlarla üstlerin bir arada bulunduğu böyle bir toplantıda, bir ast, grup içerisinde oluşan fikir birliğine karşı sürekli argümanlar getiriyor.O kişinin üstünün dolaylı uyarılarına karşı bu tavrını sürdürmesi halinde söylenecek söz bellidir: “Haddini aşıyorsun... “ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu had konusunun temelini ünlü tarihçi Stanford Shaw  “ Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı kitabında tarif etmiştir. Shaw, Osmanlı toplumunda kişisel ilişkiler ve davranışların temellerini birisi “had” diğeri “intisap” olmak üzere iki temel kavrama bağlıyor, kişiler ancak “had”leri ile sınırlı olmak üzere özgürdürler diyor. İntisap ise kişinin ast - üst, zayıf - güçlü olarak karşılıklı bağımlılığını tarif ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün kanımca bu temel hala güçlü bir biçimde geçerlidir. Nereden mi biliyorum ? Böyle olmasaydı toplam tirajı 3 milyonu biraz geçebilen bir basın, kamuoyu oluşturmada 70 milyonluk bir ülkede bu kadar etkin olamazdı. İtibar odaklı iş networkleri bu kadar baskın olamazdı. Gazetelerin ekonomi sayfaları bu kadar çok PR odaklı haberle dolmazdı. Siyasi partilerimiz bu kadar lider odaklı olmazdı… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konunun devamını haftaya irdelemeye devam edeceğim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-315756572651589674?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/315756572651589674/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=315756572651589674' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/315756572651589674'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/315756572651589674'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/07/trkiyenin-alglama-haritas.html' title='Türkiye&apos;nin Algılama Haritası'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-4758018993047448969</id><published>2007-07-10T16:32:00.000+03:00</published><updated>2007-07-12T08:52:42.213+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>İnsanlar üzerlerine istediğimizi yazabileceğimiz kara tahtalar değillerdir</title><content type='html'>&lt;strong&gt;MEDIATHINK DERGİSİNDE YER ALAN YAZIM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her mesleğin kendine göre deformasyonları vardır. İletişimcilerin en temel mesleki deformasyonu, hedef kitle olarak tanımladıkları insanları, üzerlerine istedikleri mesajları yazabilecekleri birer kara tahta sanmak zannına kapılmalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, bu insanlar ne düşünür, nelerden hoşlanır diye araştırmaları, pre-testleri, post-testleri vardır. Ama yine de bu bile, iletişimcinin veya müşterinin kendi değerlerinin, kurumsal varoluşunun veya marka vaadinin arkasındaki temel motivasyonun çekim gücüne teslim olması riskini ortadan kaldırmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele ki bizim gibi ideolojik kırılmaların bol olduğu ülkelerde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mesleki deformasyondan uzak durmanın birinci ve olmazsa olmaz şartı iletişime maruz kalacak hedef kitleyi sadece sosyo-ekonomik parametrelerle değil, değerler ve inançları bağlamında da kavramaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu yeterli mi ? Emin değilim. Benim epeyi bir zamandır bu konuda önemli şüphelerim vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erken çıktığım bu yaz tatilimde bitirme fırsatı bulduğum bir kitap ise, şüphelerimi doğruladığı gibi, bana yepyeni düşünce ufukları actı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın adı: “Doğulular ile Batılılar nasıl –ve neden- farklı düşünürler? Düşüncenin Coğrafyası”. Varlık yayınlarından çıkan kitabın yazarı Richar E. Nisbett .&lt;br /&gt;Amerikalı seçkin bir sosyal psikolog olan Nisbett, kitabının isminden anlaşılacağı gibi, Batılılar ile burada Doğulular olarak tariflediği Uzak Doğuluların, farklı ekolojiler, toplumsal yapılar, felsefeler ve eğitim sistemleri temelinde nasıl farklı dünya görüşlerine ulaştıklarını betimliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğruladığı başlıca hipotezler şunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Dikkat ve algılama modelleri: Doğulular daha çok çevrelerine, Batılılar ise daha çok nesnelere dikkat ederler. Doğulular olaylar arasındaki ilişkileri anlamaya Batılılardan daha yatkındırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Batılılar kendi yaşamöyküsel romanlarının başkahramanı, Doğulular ise sadece varoluş filmlerinin figüranıdırlar. Batıda birey bağımsızdır, Doğuda karşılıklı bağımlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Batılılar dünyayı denetliyebileceklerine inanır, Doğulular ise görevlerinin dünyaya uyum göstermek olduğuna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Batılılar nesneler dünyasında kategorize ederek algılarlar; doğulular ilişkiler dünyasında parçayı bütün içinde algılarlar. Batılılar ya o/ ya bu diye düşünür. Doğulular hem o/ hem bu diye düşünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Batılılar doğru davranış kurallarının evrensel olduğu inancına bağlıdır; Doğulular içinde bulunulan bağlam ve ilişkilerin doğasını hesaba katan ayrımcı yaklaşımları kabul ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisbett bu arada, iletişim perspektifinden üzerinde önemle durulması gereken örnekler de veriyor. Batılıların atomistik bakış açısı ile Doğuluların bütüncül bakış açısı arasındaki fark ile ilgili bir tanesi şu: Nissan şirketi İnfiniti model lüks otomobil için ABD’de bir reklam kampanyası düzenliyor.Kampanyada otomobil resimleri yerine Japonya’da yaptıkları gibi, otomobilin isminin en sonda yer aldığı doğa resimleri kullanıyorlar. Sonuç tam bir fiyasko. Olayları bağlamı içinde görmektense, nesnelere odaklı algılamaya alışkın Amerikalılar kampanyadan bir şey anlamıyorlar. Kampanyayı değerlendiren bir Amerikalı reklamcı daha sonra şunları söylemiş:” Otomobil satılamadı ama bununla birlikte kayaların ve ağaçların satışına epeyi artış oldu!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka örnekte, şeker rafine eden Japon firmaları ile ilgili. Bu firmalar Avusturalyalı şeker üreticileri ile beş yıllık belli bir fiyattan sözleşme imzalarlar. Ancak sözleşmenin imzalanmasından kısa bir süre sonra, uluslararası piyasalarda şeker fiyatları hızla düşer. Bunun üzerine Japonlar, koşulların kökten biçimde değiştiğini söyleyerek, sözleşmenin yenilenmesi gerektiğini söylerler. Tahmin edileceği gibi Avusturalyalı çiftçiler bunu reddeder ve sorun iki ülke arasında ciddi bir krize dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada da sorun, bir ticari anlaşmazlıktan öte, aslında Batılıların, her sözleşmeyi kendi içinde bağlayıcı gören formel mantığı ile, karşılıklı bağımlı insanların birlikte yaşadığı toplumların değişen koşulların anlaşmalarda da değişikliği zorunlu kıldığı düşüncesi arasındaki zıtlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı yerim bitiyor. O yüzden şu soru ile yazımı bitiriyorum: Türk düşünce coğrafyasını nasıl tanımlamak lazım ya da bir deyişle Türk nasıl düşünür ? Bunu da Nisbett’den aldığım ilhamla, gelecek yazılarımda ele almaya çalışacağım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-4758018993047448969?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/4758018993047448969/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=4758018993047448969' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/4758018993047448969'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/4758018993047448969'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/07/her-meslein-kendine-gre-deformasyonlar.html' title='İnsanlar üzerlerine istediğimizi yazabileceğimiz kara tahtalar değillerdir'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-7116908195278221300</id><published>2007-07-02T17:03:00.001+03:00</published><updated>2008-12-13T03:01:50.086+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi/tatil'/><title type='text'>Benim Kaş Güzergâhım</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RokH0_gnJVI/AAAAAAAAADY/0-pWwg6uH4A/s1600-h/S6000570.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082602261447124306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RokH0_gnJVI/AAAAAAAAADY/0-pWwg6uH4A/s400/S6000570.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div&gt;Kaş’ın sevdiğim özelliklerinden bir diğeri, sırtını dağlara dayamış küçük bir kasaba olduğu ölçüde, günlük yaşamın tamamını yürüyerek yaşabilme fırsatı sunmasıdır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Belki küçüklüğünden, Kaş’ta ayrıca, Bodrum, Marmaris, Çeşme gibi yazlıkçı kasabalarında görmeye alıştığımız “İstanbul’lu “in” mekanları” ve de oralarda tatil yapan insanların o “takmış takıştırmış” hallerini de görmezsiniz. Kaş oldukça mütevazi bir yerdir kendi içinde. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Benim burada günlük güzergahım, Kaş çarşısı, liman, meydan ve Küçük Çakıl arasında geçer; yani toplamda, taş çatlasa 1 kilometreyi zor geçer bir çizgide.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Böylesine küçük bir çevrede, kimilerine “düşük profilli” gelebilecek bir ortamda, insan aslında ister istemez, daha fazla yaşamın küçük ayrıntılarına takılır. &lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RokIGPgnJWI/AAAAAAAAADg/nZoNuGeIhjc/s1600-h/S6000683.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082602557799867746" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RokIGPgnJWI/AAAAAAAAADg/nZoNuGeIhjc/s400/S6000683.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Ben sabahları Küçük Çakıl’da, Derya Beach’e giderim. Moda adı ile beach, eski adı ile plaj dendiğine bakmayın, burası limanın kara tarafında, girişte küçük, kayalık bir yerdir. Kaş’ın yerlisi bir aile tarafından işletilir. Derin, dibindeki tatlı su kaynakları dolayısıyla kimine soğuk gelebilen bir denizi vardır; Kaş’ın sıcağından bunalıp kayaların üzerinden bir çivileme yaparsanız küçük şoklar geçirmenize yol açar…&lt;br /&gt;Bunun dışında ücretsiz internet bağlantısı bulunur, servisi iyidir, yemekleri idare eder, ailenin babadan sonra en büyüğü ve fiili patronu Ali Bey yemek yaparsa çok iyidir!!! &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, söz yemekten açılmışken Kaş’ın bu konuda genelde sınıfta kaldığını belirtmek isterim. İstisnalar hariç kuşkusuz, Kaş’ta iyi yemek yoktur. Hele Kaş’a gelmişken balık yiyeyim derseniz fena halde yanılırsınız. Ben sıklıkla, bir çok yerde doğru düzgün bir çoban salatası dahi yapılamadığına şahidim. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu neden böyledir ? Sanırım bunun nedeni bir önceki blog yazımda anlattığım tarihçe ile igili; Kaş’ın, İstanbul ve Ankara’lı yeni yerleşiklerini saymazsak, bugünkü nüfusunun önemli bir bölümü ya Yörük’tür, ya da Muhacir; onlar da henüz bir kıyı kasabasına özgü bir yemek kültürü oluşturamamış görünmektedirler maalesef… &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Benim bildiğim istisnalar, eşi geçen yıl vefat eden ve kendisi bilfiil mutfakta olan bir hanım tarafından işletilen Bahçe Restoran ve hemen onun karşısında bu sene kızı tarafından açılan Bahçe Balık’tır. Bu sonuncusunda, ilk defa yediğim barakuda tava gerçekten pek nefisti.&lt;br /&gt;Bunun dışında ya bir apart’ta kalıp kendi yemeğini kendisinin pişermesi gerekir insanın, ya da nispeten az kötü yemekler arasından seçim yapması… &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Barlar cephesinden güzergâhıma gelince, bir tanesini anlattım House Cafe Bar, bence ilgiye değer diğer ikisi ise Deja Vu Bar ve Mavi Bar’dır. &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RokIWfgnJXI/AAAAAAAAADo/Nyys4aSRFvw/s1600-h/S6000568.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082602836972742002" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RokIWfgnJXI/AAAAAAAAADo/Nyys4aSRFvw/s400/S6000568.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Deja vu Bar, Küçük Çakıl’a çıkan caddenin sahil tarafında yer alır ve gün batımı saatlerinde, Kaş’ın en güzel manzalarından birine sahiptir. Müzik zevki gelişmiş bir yerdir; iki kardeş beraber işletiyorlar bu barı. Adam genellikle bilgisayarı başında müzik seçmekle uğraşır, kız kardeşi de içki servisi ile. Kaş’ın asıl müşterisi olan gençler gelmez genellikle buraya; asıl müşterileri orta yaşlı Türk ve yabancı turistlerdir. Manzarası gerçekten güzeldir, tek olumsuzluk, arada sırada aşağıdaki balık lokantasının ızgarasından gelen kötü yanık yağ kokusudur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Mavi Bar ise, bir anlamda, Kaş’ın en “güzide mekanlarından” biridir. Kaş meydanında, Atatürk Heykeli’nin, denize karşı sol ucunda, maviye boyanmış eski usül yazlık sinema sandalyeleri ile ilginç bir bardır burası. Bina olarak herhalde, Kaş’ın en eskilerinden biridir; üstü yarım silindir biçiminde geriye doğru giden yığma taştan bir çatısı vardır; Cumhuriyet öncesi bir tür balıkçı barınağı veya bir tür depo. Önünde sarmaşık kaplı bir sundurması vardır ve de bahsettiğim sandalyeler. Yazın kimse içeride oturmaz, sandalyelerde yer bulamayanlar da hemen karşısındaki alçak sette veya kaldırımlarda otururular. Bira içilir genellikle. Sevecen ve bir seneden ötekine değişmeyen garsonları vardır, yeni gelmiş tanıdıkları gördükleri zaman muhakkak bir “hoşgeldiniz birası” getirirler, çok hesap kitap yapmazlar, siz ne içtim derseniz onu tahsil ederler. Genelde benim yaşımdaki insanlar için bir hayli sert bir müzik çalarlar; ama Kaş’a gelen herkes bir veya birkaç kez buraya uğrarlar. Tipik bir “piyasa” yeridir burası. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-7116908195278221300?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/7116908195278221300/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=7116908195278221300' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7116908195278221300'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7116908195278221300'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/07/benim-ka-gzerghm.html' title='Benim Kaş Güzergâhım'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RokH0_gnJVI/AAAAAAAAADY/0-pWwg6uH4A/s72-c/S6000570.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-3269096949226692948</id><published>2007-07-02T14:36:00.000+03:00</published><updated>2008-12-13T03:01:50.610+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi/tatil'/><title type='text'>Yaşamın Kıyısında Kaş</title><content type='html'>Ben Kaş’ı geç keşfettim. Datça’yı da öyle örneğin. Hayatlarının belli bir noktasında buralarda yaşamaya karar veren arkadaşlarım sayesinde.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Kaş’ı bana tanıtan arkadaşımın ismi Levent Yüksel. 30 yıllık dostum. Aslen nüfusbilimci, yıllardır balıkadam (Türkiye’nin en iyilerindendir), Ren nehrinden Tuna’ya, Tuna’dan Karadeniz yolu ile İstanbul’a kadar kano ile kürek çekecek kadar maceracı, bir dönem seracı, turizm işletmecisi, son dönemde mütetahhit… O olmasaydı, herhalde bir İzmirli olarak bu şirin Akdeniz kasabasına yolum hiç düşmezdi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, senede en az iki kez , bahar, yaz başlangıcı veya sonbaharda, muhakkak 1 haftamı orada geçiriyorum. Temmuz ve Ağustos’u kimseye tavsiye etmem bu arada; Kaş’ın sıcağı insanı yere yapıştırır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;İki önceki yazımda, Kaş’ın bana yaşamın kıyısında durma olanağını verdiğini söylemiştim. Bu düşüncemi biraz açmak istiyorum. Bu aslında tamamı ile yaşam ritmi ile ilgili. İstanbul’da özellikle, ama büyük şehirlerin çoğunda öyle sanırım, günlük rutininiz içerisinde sıklıkla, öyle bir tempolu yaşamın içerisine giriyorsunuz ki, nadir anlar dışında ne kendinize, ne de etrafınızda biteviye dönüp duran başka yaşamlara dışarıdan ve daha dingin bir gözle bakmak fırsatınız kalmıyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082567162974381362" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/Rojn5_gnJTI/AAAAAAAAADI/G4qLObLo1lk/s400/S6000283.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Halbuki, bu belki de 21. Yüzyıl insanın en önemli ihtiyacı… Yaşamın kıyısında durup, biraz etrafında neler olduğuna bakmak, kendinin nereden gelip nereye gititğini düşünmek, içinde yaşadığı yüksek volümlü iletişim ortamında üzerine yapışıp duran klişelerden, arada bir de olsa, silkinmek… Bir başka deyişle üzeremizdeki yüksek sosyal kirlenmeden biraz olsun arınmak.&lt;br /&gt;Kaş, benim üzerimde, tam de bu etkiyi yapıyor. Dalaman Havalimanı’ndan yola çıkıp, Göcek’in, Fethiye’nin, Kalkan’ın çam ormanlarını aşıp, Kalkan Kaş arası 30 kilometrelik sahil yoluna saptığım anda, bir tarafımda duvar gibi yükselen dağlar, diğer tarafımda uçsuz bucaksız Akdeniz, radyoda Yunan, Arap veya İsrail şarkıları, yeni bir yaşama adım atmış gibi oluyorum her defasında… &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bol virajlı bu yol, bence Türkiye’nin en güzel sahil yollarından birisidir; bir diğeri de Datça yarımdasında, Palamut Bükü ile Mesudiye Köyü arasındaki yoldur… Hele ki bu yollardan turizm mevsiminin dışında geçerseniz, kendinizi tam anlamı ile, içinde yaşadığımız koca dünya ile başbaşa hissedersiniz. Nitekim blogumun başındaki resmim de, fırtınalı bir kış günü, sabah erken saatlerde Palamut Bükü yolunda çekilmiştir!&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Kaş’a gelmenin ideal saati, bence mevsimine göre değişir. Bahar ve sonbahar aylarında en güzel zaman öğlen saatleridir. 11- 12 gibi gelirsiniz, yerli Kaşlılar gündelik küçük işlerindedir, tek tük yabancılar ve Kaş’ın o dönem aylak İstanbullu, Ankaralı yerleşikleri Noel Baba kahvehanesindedir. Huzurlu ve sessiz bir ortamda, soğuk bir bira içerek Kaş tatiilinize başlarsınız. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bir tarafta orta ve ileri yaşlı İngilizler, Almanlar kendi hallerinde kendi sohbetlerini yaparlar, diğer yanda yaşlı Kaşlılar boşluğa dikilmiş gözleri ile sessiz sessiz oturur, diğer yanda büyük şehir yerleşikleri, günün en son Kaş dedikodularını yaparlar…&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Haziran veya Ağustos sonu, Eylül gibi gelecekseniz ise, doğru zaman bana göre, akşam saat 10 sularıdır. Kalacağınız yere eşyalarınızı bırakır, üstünüze bir şort, bir tişört, ayağınıza bir terlik geçirir bu kez meydanın karşı tarafındaki House Cafe Bar’da ayni “biralama” işlemini gerçekleştirebilirsiniz…&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu House Cafe Bar, benim Kaş’taki en favori “yaşamın kıyısında durma” yerlerimden biridir. Sahibini tanımıyorum, son gittiğimde de görmedim kendisini, belki de artık gelmiyor akşamları…&lt;br /&gt;House Cafe Bar’ın en önemli birkaç özelliği şudur: Birincisi bildiğim kadarı ile, Kaş’ın yaz kış sürekli açık tek yeridir. Kış ve bahar aylarında, barın önüne üstü açık, ayaklı bir odun sobası koyarlar; bir yanınızla hafif üşüyerek diğer yanınızla sıcak, bir taraftan karşıdaki “Cumhuriyet Çınarı’nın” rüzgarlı serencamını izler, diğer taraftan Kaş’ın Uzunçarşı’nın terkedilmişliğinin yarattığı o sonbahar-kış hüznünü hissedersiniz. Böyle bir durumda, yanınızda eşinizin, yoksa başkalarının (!) olması yararlıdır…&lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RojkwfgnJRI/AAAAAAAAAC4/vpF54LsFTmI/s1600-h/S6000702.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082563701230740754" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RojkwfgnJRI/AAAAAAAAAC4/vpF54LsFTmI/s400/S6000702.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;House Cafe Bar’ın ikinci önemli özelliği bulunduğu yerdir. House Cafe, Kaş’ın akşam saatleri en hareketli iki yerinin tam ortasındadır. Bir yanda Kaş’ın Uzunçarşısı, diğer yanda; Kaş’ın iç kısımlarının ana bağlantılarından biri… Dolasıyla, geceleri oraya oturdunuz mu, aslında Kaş’ın önemli bir bölümü, önünüzden resmi geçit yapar: Kıpkırmızı yanlış yanmış İnglizler, ayaklarında deve pabucu gibi sandaletler giymiş Almanlar, havalı kızlar, maaile dolaşan göbekli, şortlu Türk erkekleri, ikili üçlü grup halinde dolaşan, utangaç ama aynı ölçüde istekli ve saldırgan olma potansiyeline sahip olduklarını hissetiğiniz delikanlı inşaat işçileri, büyük şehirlerimizin doğa sporlarına meraklı karakuru erkekleri, tombul kızları, vs, vs.. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında, bu sahnenin önemli figürlerinden biri de, yanlış hatırlamıyorsam Burdur’lu, buz bademcisidir. O da benim gibi bir “gözlemcidir”. Kendisinden genellikle hiçbir alışveriş yapmasam da, her seferinde selamlaşırız ve bu adamın en önemli özelliği, anlaşılmaz biçimde, bir iman gibi yaşadığı karşılıksız yardım etme içgüdüsüdür. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, her gece, mevsim dışında 12, mevsiminde gece bir, birbuçuk sularında, hep adeta törensel jestlerle dükkanını kapatan House Cafe’nin yanıbaşındaki büfe, bakkal, kuruyemişçi karışımı orijinal dükkan sahibi, çalışkan karı koca ile ilişkisi böyle bir şeydir. Genellikle, kadın kasada durur, adam kasanın önünde müşterilerini karşılar. Bu dükkanda bir tatilcinin ihtiyacı olabilecek her şey bulunur; saç tokasından güneş kremine, ekmekten dondurmaya, şnorkelden biraya, şampuandan kullan at fotoğraf makinesine kadar akla gelebilecek, lüzumlu lüzumsuz herşey, sadece onların bilebileceği ilginç bir düzende sergilenmiş ve istiflenmiştir. Bu çift, çocukları var mıdır bilmiyorum, sabah 10’dan geceyarısına kadar yaz kış burada çalışır. Kapatma vakti geldiğinde ise, adam neredeyse ezberlenmiş hareketlerle önce dükkanın önündeki soğuk bira, su, meyve suyu ve kola dolaplarının eksiklerini tamamlamaya başlar, o sırada ilginç bir şey olur, bizim buz bademci devreye girer, aralarında hiçbir konuşma olmaksızın, o da el arabasını meydanın ortasında başıboş bırakıp, gelir kolileri taşınmasına yardım etmeye başlar… Ama bu işi o kadar iyi bilmektedir ki, neyin nereye konmasının gerektiğini sormaz bile, böylelikle, siz orada oturmuş onları seyrederken, kadın kasasının arkasında sakin bekler, adamlar tek kelime etmeksizin neredeyse bir robot düzeni ile dışarıdaki eşyaları yerleştirirler. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/Rojoj_gnJUI/AAAAAAAAADQ/DitduGDfTyk/s1600-h/S6000623.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082567884528887106" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/Rojoj_gnJUI/AAAAAAAAADQ/DitduGDfTyk/s400/S6000623.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dükkan sahibi adamın son törensel jesti, Kaş’ın sıcağında hafif hamur kıvamına gelmiş ekmeklerin bulunduğu dolabın üstüne, açıkta kilitsiz bırakmak şartı ile bir örtü örtmektir. Sonra bademci tekrar arabasının başına gider, kadın önden çıkar Uzunçarşı’da yürümeye başlar, adam arkadan dükkanın kapısını kilitler, kadına yetişir ve onun elini tutar; elele yokuşu yürümeye başlarlar. Hayata dair güzel bir enstantanedir bu… Ben her üçünü de izlemeyi çok severim.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-3269096949226692948?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/3269096949226692948/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=3269096949226692948' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/3269096949226692948'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/3269096949226692948'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/07/yaamn-kysnda-ka.html' title='Yaşamın Kıyısında Kaş'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/Rojn5_gnJTI/AAAAAAAAADI/G4qLObLo1lk/s72-c/S6000283.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-8666732642345041169</id><published>2007-06-23T12:12:00.001+03:00</published><updated>2008-12-13T03:01:51.072+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi/tatil'/><title type='text'>Kaş Hakkında Öğrendiklerim</title><content type='html'>Kaş tatilimden bazı gözlemler aktaracağımı belirtmiştim. Bunu yapmadan önce, bilgisayar başında bolca vakit geçiren biri olarak, önce bakayım bir dedim, insanlar Kaş hakkında neler anlatıyor; bulduğum ilk sayfa da, bir Vikipedi sayfası… (Neyse ki sonradan Ekşisözlük’te birbirinden ilginç Kaş entry’leri buldum! Eğlenceli bir rehber kıvamında yazılmış bir tanesini, özellikle gençler için yazının sonunda vereceğim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada Kaş hakkında, üstelik tarihçe diye, uzun uzadıya şöyle yazmış bir kişi: "Likya'nın önemli kentlerinden olan Kaş, ilçeyi çevreleyen Antik döneme ait kentler ve tarihsel değerlerle doyumsuz kültür seyahatleri; Akdeniz'in derinlerde yarattığı heyecanları doruklarda hissettiren sualtı dalışları; nehirlerde yapılan macera dolu 'kano turları', ekolojik uyumun keşfedildiği 'doğa yürüyüşleri'; derin ve karanlık mağaralara teknik donanımlı mağara dalışları; yüksek dağlardan turkuaz renkli suların manzarasına süzülen 'yamaç paraşütü'; Akdeniz'de değerli taşları andıran adalar ile çevreye yapılacak 'Mavi Yolculuk ve tekne turları; damak tadınıza uygun deniz ürünleri ve dağlarda yetişen kokulu otlarla tatlandırılan yöresel yemeklerden oluşan mönüsü; yüzlerce yılın mirası, el sanatlarının çeşit ve güzelliği; Kaş'ın bağlı olduğu Antalya ve ilçelerine ait turizm merkezleri ile tabiat, tarih ve kültür zenginliğini, alternatif turizm imkanları ve çevresinde yer alan turizm merkezlerinden oluşan renkli yelpazesi" ile düşsel bir mekandır. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an durup düşündüm bu tarif karşısında. Eh yani dedim kendi kendime “yok, yok içinde…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca sadece Vikipedi’de değil, Google da “Kaş + tarihçe” diye yazınca da, bir çok sitede de çıkıyor bu tarif…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada söylenenlerin bir bölümü doğru olsa da; kanımca Kaş böyle bir yer değil ve Kaş’ı da aslında değerli kılan özellikler bunlar değil... Bazı kişileri sinirlendirmek pahasına, şunu da ekliyebilirim: Bizim hiç bir şeyi "gerçek" sözcüklerle konuşmuyor olmamızın apaçık bir betimlemesi bu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk anda aslında daha çok takıldığım; bu “Likya’nın önemli kentlerinden Kaş” ifadesi… Ne var bunda öyle değil midir diyecektir kuşkusuz pek çok kişi… Doğrudur bu aslında; Bir yazıta göre bugünkü Kaş Orta Likya bölgesinin önemli liman şehirlerinden Antiphellos üzerinde kurulmuştur; şehrin hemen yukarısındaki kaya mezarları, adı Uzunla başlıyan kendisi kısacık ama çok sevimli bir sokak olan Uzunçarşı Sokağı’nın ucundaki ev formunda Likya mezarı da; Çukurbağ yarımdasına giden yoldaki “akropol”de bunun kanıtıdır kuşkusuz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada beni asıl rahatsız eden, tarihin bize has, gereğinden fazla pragmatik ve de turistik bir yorumu … Buna bir çok yerde rastgeliyoruz. (Not: bunun karışısında her şeyi aşırı Türkleştiren yorumların olduğunun da farkındayım!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana kalsa, bugünün Kaş ilçesini anlamak için, bu küçük yerleşimin yakın tarihini bilmek çok daha önemli. O zaman burada gözlediğim sosyal duruşları, alışkanlıkları, yeme-içme tarzlarını ve daha önemlisi bugünün Kaş’ının neden böyle olduğunu daha iyi anlayacağım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçevede, internet üzerinde, görebildiğim kadarı ile, klasik turistik yanlış veya eksik bilgilendirmenin dışına çıkan sadece iki örnek sözkonusu: Birincisi WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı)’nin Kaş’in deniz faunası ve canlıları hakkındaki bilgilerini içeren sitesi: &lt;a href="http://www.wwf.org.tr/wwf-tuerkiye-hakkinda/nerede-calisiyoruz/kas/"&gt;http://www.wwf.org.tr/wwf-tuerkiye-hakkinda/nerede-calisiyoruz/kas/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de Kaş’ın sokak haritasına kadar vermeyi akıl eden Sunken City Turizm Acentası: &lt;a href="http://www.sunkencitykas.com/sokakharitasi.htm"&gt;http://www.sunkencitykas.com/sokakharitasi.htm&lt;/a&gt; Ama onlar da yukarıda verdiğim Vikipedi tarifinden uzak kalamamışlar…!!&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RoKEsvgnJQI/AAAAAAAAACw/lpG4qKN-qp0/s1600-h/S6000684.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5080769233829700866" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RoKEsvgnJQI/AAAAAAAAACw/lpG4qKN-qp0/s400/S6000684.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Gerisi boş veya luzumsuz bilgiler… Bu amaçla, hem internet denilen devasa bilgi okyanusuna kendi çapımda katkıda bulunmak hem de meramımı daha iyi anlatmak için bu ikinci Kaş yazısında, öncelikle bu güzel yerin tarihçesine ve bugünkü sosyolojisine ilişkin bazı bilgiler vermek istiyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle Kaş, bu turistik tarifteki gibi muhteşem bir yer değil. Bana kalsa onun özgünlüğü sıradan bir Anadolu sahil kasabası kimliğini muhafaza edebilmesinde. Kaş girişindeki Karayolları tabelesanın yazdığına göre, toplam 6.000 küsur nüfusu bulunan küçük, sonradan olma bir Akdeniz kasabası.&lt;br /&gt;Sonradan olma diyorum çünkü Cumhuriyet öncesindeki Kaş’ın tarihi bir hayli karışık. Ve aslında bana bu karışıklığı bana onu daha da ilginç kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda, ne kadar güvenilir olduğu konusunda endişelerim olsa da, tek bir kitap var; artık satışta değil anladığım, ben de bir şans eseri, Kaş’ta yaşayan bir aradaşımın kütüphanesinde bulup okudum. Kitabın ismi: “Kaş Tarihi” (Ankara Gazeteciler Cemiyeti Yayınları; 1982); yazarı Çukurbağ yarımadasının imara açılmasına yol açan Ankara Gazeticiler Cemiyeti’nin yöneticilerinden olduğunu sandığım Hüdai Bayık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Ekşisözlük’de hakkında kısa bilgi burada: ( &lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=hudai+bayik"&gt;http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=hudai+bayik&lt;/a&gt; )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüdai Bey de, bütün bu Likya konularını anlatıyor ancak, bir nokta da Kaş’ın orta ve yakın tarihine dair özgün bilgiler vermeyi de ihmal etmiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ya, Kaş tamam bir Likya kenti, bir sürü, bir kısmı gün ışığına çıkmış, ihtimal büyükçe bir bölümü hala keşfedilmeyi bekleyen tarihi eserlere sahip ancak bu şehrin İ.Ö’den 1000- 2000’den sonraki tarihi ne oldu ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüdai Bey bunları anlatıyor. O zaman en az Likya dönemi kadar ilginç bilgilerle karşılaşıyorsunuz. Örneğin bu topraklarda Osmanlı’nın ilk dönemlerinde, haddinden fazla Şah İsmail yanlısı göçebe Türkmen’lerin bulunduğunu, o kadar ki II. Beyazıt’ın sırf bu topluluklar İran ile bağlantı kurmasınlar diye seyahat yasağı koyduğunu; Şahkulu Baba diye ünlü bir dini liderleri olduğunu vs, vs…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamla, göreceli olarak yakın tarihe ilişkin, Hüdayi Bayık’ın kitabından şunları öğrendim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Öncelikle bu işlere meraklı kişilerin muhakkak bildiği gibi, Kaş’ın, - ülkemizin bir çok bölgesinde benzer bir durum vardır – asıl ismi Andifli ( bu sanırım Antiphellos’un Türkçeleştirilmesi). Kaş ilk kez Hicri takvimle 1290, bugünkü 1777-76 yıllarına tekabül ediyor, nahiye statüsüne kavuşuyor. O zaman yanıbaşındaki, diğer nahiye Gömbe ile birlikte Elmalı kazasına (ilçe) bağlanıyorlar.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;/span&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Kaş, 1871 yılında kaza oluyor kendi başına, ancak bu çok uzun sürmüyor, aşırı rutubetli bir yer olduğu için, 1903 yılında kaza merkezi olarak bugün hala varolan Kasaba köyüne (Kaş’a 25 km mesefadedir) bağlanıyor bu kez.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Devamında yine bir kez daha kaza yani ilçe oluyor. İlk kaymakamlarından biri Arap asıllı Şükrü Asallı Bey. İlk Kaymakamlık binasını da o yapıyor. Bu kişinin bir diğer önemli özelliği oğlu Albay Edip Çiçekli’nin 1952 yılında Suriye’de bir darbe girişine karışmış olması.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;I. Dünya Harbi’nin bitiminde, Kaş bütün bölgede olduğu gibi 1919 ‘dan 1921’e kadar İtalyan işgaline uğruyor: Bu dönemde bir kez de, Meis’ten gelen Rum çetelerinin baskınına uğruyor. (&lt;a href="http://www.mlahanas.de/Greece/Cities/Kastelllorizo.html"&gt;Meis’in tarihi de ilginç merak edenler için bkz:&lt;/a&gt; )Rumlar bütün kamu yöneticilerini esip alıp Meis’e götürünce, ilçe merkezi yeniden Kasaba Köyü’ne naklediliyor. Bu arada bir not olarak da şunu ekliyebilirim; Kaş’ın en azından Cumhuriyet’e kadar olan dününü anlamak için, Meis adasının tarihini bilmek de önemli! Bugün, Meis Yunanistan tarafından zoraki ayakta tutulan bir ada. Nüfusun büyük bir bölümü Avustralya'ya göç etmiş, kalanlar çoğu yaşlı 300- 400 kişi, bir arkadaşımın anlattığına göre bir çoğu de kendi aralarında İtalyanca konuşuyorlarmış.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Kaş ve civarının o dönemde nüfus çoğunluğu Rum’lardan müteşekkil. Yörük Türkmenler ağırlıklı olarak, Kaş’ın hemen arkasındaki dağlarda yaşıyorlar. Ama bu arada kayda değer olan Meis’in içinde de önemli bir Türk ve Müslüman toplumun yaşıyor olması. Nitekim bu gün bile Meis Adası’nın liman girişinde şu an kullanımda olmayan bir cami ayakta duruyor.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RoKAxPgnJNI/AAAAAAAAACY/qmU45QyuxhU/s1600-h/KastelorizoHafen.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5080764913092601042" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RoKAxPgnJNI/AAAAAAAAACY/qmU45QyuxhU/s400/KastelorizoHafen.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;30 Ocak 1923’de Yunanistan ile imzalanan “Ahali Mübadelesi Antlaşması” ile Kaş’ın nüfus profili hızla değişmeye başlıyor. Bir bölüm insan Meis’ten buraya göçerken, bir diğer bölüm Selanik üzerinden geliyor; Yörük’ler de yukarıda yüksek bölgelerden buraya iskan ediliyorlar. Kaş devamla, 1936 yılına kadar balkan muhacirlerinin yerleşimine sahne oluyor.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;Daha yakın tarihlerin Kaş’ı ise, büyük ölçüde kendi kabuğu içinde yaşayan bir belde. Öyle ki, 70'li yıllara kada, karadan başka yerlerle doğrudan bağlantısı dahi yok; tıpkı bugünkü Kekova'nın Kale Köyü gibi bütün ulaşım deniz üzerinden sağlanıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaş'ın içine kapalı dünyasının gerçek anlamda Türkiye ile bağlantı kurması 70'li yıllarda, Antalya'dan başlıyarak geliştirilen turizm ile kalkınma projesinin bir devamı. Bugünkü Kaş haline gelmesi ise, kanaatimce öncelikle Evren Paşa'nın işi... !!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80'li yılların baskıcı atmoserinden kaçan solcu "kılıç artıkları" keşfediyor gerçek anlamda ilk kez Kaş'ı. Ondan önce 70'li yıllarda bir bilinirliği de var kuşkusuz ama onlar daha çok, sırt çantaları ile kâh Fethiye, kâh Antalya üzerinden keşfedilmemiş cennetlerin peşindeki hippi turistler; biz Türk’lere pek ulaşmıyor bu ilgi ve bilgi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaş bugün, 80'li yılların solcularının ardından - bir bölümü tekrar büyük şehirlerine döndüler-, "canı sıkılan" maceraperestlerin, doğa sporları ile veya incik boncuk ile genç veya orta yaşlı, kendi yaşamalarına mana bulmaya çalışan orta sınıf aile çocuklarının, kentli, ertelenmiş hayallerini yaşamak isteyen emeklilerin, bir de benim gibi, 5 yıldızlı otelin "sözde" konforu ile tatil köyü rezilliği arasında seçim yapmayı reddedenlerin mekanı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaş aslında böylelikle büyümüyor, küçülmüyor... Bunun inşaat yapılabilir ölçekli arsa olmaması, uzaklık gibi nesnel nedenleri de olsa, hep aynı kalıyor. Bu da benim onu sevmemin en güçlü nedeni...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıldan diğerine, hep aynı küçük çarşı, hep aynı küçük meydan; hep ayni House Bar, Noel Baba kahvesi, Derya Beach, Mavi Bar, DejaVu bar vs. vs.. Bütün bunların üstüne, bütün Anadolu kasabalarında ve şehirlerinde görebileceğiniz o İstanbullu’lara kıyasla, o olağanüstü insani incelik ve siz onun hayatına müdahele etmediğiniz sürece size gösterecekleri sınırsız anlayış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devami ilk fırsat bulduğumda!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=yeni%20baslayanlar%20icin%20kas/%237767518"&gt;Yeni başlıyanlar için Kaş&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RoKBTfgnJOI/AAAAAAAAACg/UtFyi0KVc0Y/s1600-h/S6000699.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5080765501503120610" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RoKBTfgnJOI/AAAAAAAAACg/UtFyi0KVc0Y/s400/S6000699.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-8666732642345041169?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/8666732642345041169/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=8666732642345041169' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8666732642345041169'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8666732642345041169'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/06/ka-tatilimden-baz-gzlemler-aktaracam.html' title='Kaş Hakkında Öğrendiklerim'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RoKEsvgnJQI/AAAAAAAAACw/lpG4qKN-qp0/s72-c/S6000684.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-9113684655831201666</id><published>2007-06-23T12:12:00.000+03:00</published><updated>2008-12-13T03:01:51.224+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi/tatil'/><title type='text'>Tebdil-i havadan tatil yapmaya</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/Rn5ITckDIOI/AAAAAAAAACI/Br_l263ROr8/s1600-h/S6000600.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5079576928642605282" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/Rn5ITckDIOI/AAAAAAAAACI/Br_l263ROr8/s400/S6000600.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;İnsan, bugün son derece sıradan ve sanki hep böyleymiş gibi algıladığımız bazı toplumsal alışkanlarımızın, daha geniş bir zaman diliminden bakıldığında, aslında ne kadar "yeni" olduğunu görünce şaşırıyor ister istemez!&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Tatil yapmak böyle bir şey örneğin. Tatil yapmak, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için göreceli olarak oldukça yeni bir kavram. Batı Avrupa için bile, özellikle çalışanların tatile çıkması fikrinin geçmişi bir yüzyıldan kısa.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Avrupalı çalışanlar için ücretli tatil fikrinin ilk kez boş bir hayal olmaktan çıkıp gerçek olması, 1936- 1939 tarihleri arasında Fransa'da iktidar olan sosyalist Halk Cephesi iktidarının en önemli kazanımıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Bütün topluma yayılmış bir plajlarda güneşlenip, denizin keyfini çıkartmak ise, çok daha sonrasının, aslen bundan 50 - 60 yıl önce başlayan bir toplumsal akımı... &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Şimdi ise biz, Türkiye'de, kâh İstanbul plajlarında "beyaz don önleme timlerini", kâh muhafazakarların "tesettürlü otellerini" tartışıyoruz... Eminim, aristokrasi ve yüksek burjuva aileleri dışında, sıradan Fransız, İngiliz ve Alman aileleri ilk kez Fransız Riviera'sına, ya da Barcelona plajlarına akın ettiklerinde de, benzer tartışmalar yaşanmıştır oralarda...&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Tatil yapmanın kuşkusuz ilk ve en temel motivasyonu, modern sanayii toplumlarında, 8 saatlik mesailerin içinde sıkışmış insanların, nefes alma ihtiyacıdır. Normal hayatlarının dışında, sorumluluk-özgürlük sarkacının, özgürlük kısmında yaşayabilecekleri bir an... Mevcut alışkanlıklarını terkedeceksin, yeni ve kuralsız, sana ait olmayan bir hayatı yaşayacaksın...&lt;br /&gt;Ama aynı sanayii toplumlarının, her ihtiyacı, organize bir "arz" ile normalleştirmeleri kural olduğu ölçüde, artık tatil de bir sanayii haline gelmiş durumda. İnsanlar artık, aylar öncesinde, tatillerini planlıyor, "her şey dahil" sistemi içerisinde önceden tasarlanmış, "paketlenmiş" demek belki daha doğru, tatillerini yaşıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Böylece bugün tatil, ilk motivasyonunu büyük ölçüde terketmiş, tanımlı sosyal rollerin ve onun uzantısı alışkanlıkların doğal uzantısı haline gelmiş durumda... Kimse tebdil-i hava yapmıyor sonuçta...&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Ben ise hala bu ilk anlayışa sahip çıkmaya çalışanlardanım. Anlaşılacağı üzere, bu sene erkenden tatile çıktım. Benim tatil anlayışıma en uygun yerlerden bir olan Kaş'tayım. Kaş bana yaşamın kıyısında durmak olanağı veriyor¸hem de benim için tebdil-i hava anlamına geliyor. Önümüzdeki bir kaç gün Kaş gözlemlerimi anlatacağım.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-9113684655831201666?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/9113684655831201666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=9113684655831201666' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/9113684655831201666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/9113684655831201666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/06/tebdil-i-havadan-tatil-yapmaya.html' title='Tebdil-i havadan tatil yapmaya'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/Rn5ITckDIOI/AAAAAAAAACI/Br_l263ROr8/s72-c/S6000600.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-684367603352276112</id><published>2007-06-15T16:58:00.000+03:00</published><updated>2007-06-28T14:21:47.055+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İstanbul'/><title type='text'>"Kentleri Marka Yapma Sürecinde Yaratıcı Etkinlikler Kümelerinin Rolü " konulu panel konuşmam</title><content type='html'>BU TOPLANTIYA KATILANLARIN KONFERANSIN WEB SİTESİNDE KISA BİR TUR YAPARAK KİM OLDUĞUMU, NE DÜŞÜNÜĞÜMÜ İNCELEDİĞİNİ VARSAYMAK İSTİYORUM ASLINDA… AMA YİNE DE KENDİM VE DÜŞÜNCELERİM HAKKINDA KISA BİR ÖZET VERECEĞİM.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ADIM ALİ CEM İLHAN… BASIN VE HALKLA İLİŞKİLER SEKTÖRÜNDE FAALİYET GÖSTEREN TRİBECA İLETİŞİM DANIŞMANLIK’IN GENEL MÜDÜRÜYORUM. 18 YILDIR BU SEKTÖRDE ÇALIŞIYORUM.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU PANELE KATILMAYI KABUL ETMEM İLE BİRLİKTE BENDEN DÜŞÜNCELERİMİ DE ÖZETLEMEM İSTENDİĞİNDE BELİRLEDİĞİM TEMEL DÜŞÜNCE ÇERÇEVESİ ŞUDUR:&lt;br /&gt;BU PANELİN KONUSU BENDE ÇELİŞİK DÜŞÜNCELER YARATTI. BİR YÖNÜ İLE, BAŞLIĞI İTİBARIYLA ÇOK BATILI VE BİLGİYE ODAKLI BİR YAKLAŞIM GETİRİYOR … ANCAK BİR DİĞER AÇIDAN, BİZİM GİBİ MODERNLEŞME GAYRETİNDE OLAN BİREYLER İÇİN FAZLASI İLE YANLIŞ ANLAMALARA VEYA GEREKSİZ KENDİNİ RAHATLATMALARA AÇIK KAVRAMLAR DA İÇERİYOR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİRİNCİSİ MARKA KAVRAMI İLE İLGİLİ… BU KAVRAM KAMUOYU OLUŞTURUCULARIMIZIN DİLİNDE, TÜRKİYE’DE HAKETTİĞİNİN ÜSTÜNDE DEĞERLENMİŞ DURUMDA …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUNU DAHA ÇOK KENDİNİ BEĞENDİRME MOTİVASYONUNUN KOLAY ARAÇLARINDAN BİRİ OLARAK ALGILAR OLDUK. BİR TÜR, “MARKA OL, KENDİ BEĞENDİR, HAYATINI GÜZEL YAŞA YA DA ÇOK PARA KAZAN”I ANLAR OLDUK… MARKA TABİİ TAM OLARAK BU DEĞİL. AMA BURADA BUNUN AYRINTISINA GİRMEK GEREKMİYOR DİYE DÜŞÜNÜYORUM.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İKİNCİSİ BU “YARATICI ETKİNLİKLER KÜMELERİ” KAVRAMI İLE İLGİLİ… BUNU AÇIKÇASI BEN BAŞLANGIÇ İTİBARI İLE BİRAZ YANLIŞ ANLADIM. BU KONFERANSIN FİKİR BABASI, PROFESÖR İSMAİL ERTÜRK DOĞRUSUNU ANLATANA KADAR BEN YARATICILIK KAVRAMINI , KENDİM BİLFİİL İLETİŞİM MESLEĞİNİN İÇİNDE OLMAMA RAĞMEN, BÖYLESİNE ENDÜSTRİYEL BİR PERSPEKTİFTEN DEĞERLENDİRMİYORDUM.&lt;br /&gt;BENİM ANLAYIŞIM GERÇİ HALA, YARATMAK FİİLİNİ, MEVCUT TÜRKÇEMİZİN SINIRLARINI DA GÖZÖNÜNE ALARAK, SIFIRDAN VAR ETMEKTEN ZİYADE, MEVCUT GERÇEKLİKLERİMİZE, DEYİM YERİNDEYSE ÖZNEL AYNALARIMIZI TUTMAK OLARAK TANIMLAMAK YÖNÜNDEDİR. BÖYLELİKLE YARATICILIK MİSYONU İÇİNDE HEM KENDİMİZİ DAHA İYİ ANLIYORUZ, ANLAMLANDIRIYORUZ; HEM DE BİZİ ANLAMAK İSTEYEN, BİZİ MERAK EDEN BAŞKA GERÇEKLERİN İNSANLARINA FARKLILIKLARIMIZI, ÖZGÜNLÜKLERİMİZİ, ÖZETLE BU DÜNYAYA KATTIKLARIMIZI ANLATABİLİYORUZ.&lt;br /&gt;……………………………………………………………………………………..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BENİM FİKRİM ŞU: MARKA OLUNMAZ, AMA MARKA OLUNUR!...&lt;br /&gt;BİLİYORUM İLK ANDA BU CÜMLE SİZE ANLAMSIZ GELECEK. AMA BİLDİĞİNİZ GİBİ OLMAK FİİLİNİN BAŞARILI OLDUKTAN SONRA SONUCU AYNI, İKİ AYRI BOYUTU VARDIR ASLINDA: BİRİ OLDURMAK- Kİ BURADA OLUNMAZ BUNA İŞARET EDER- BİRİ DE KELİMENİN GERÇEK ANLAMI İLE OLMAK.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU İKİ BOYUTTAN BİRİNCİSİNİ, BEN İYİ BİLİRİM ,SÖZKONUSU OLAN ÜRÜNLER OLDUĞUNDA; MARKALAŞMAK DENİLEN SÜREC DE ASLINDA BUNUNLA İLGİLİDİR.&lt;br /&gt;ANCAK BU YÖNTEMİ TOPLULUKLARA, ŞEHİRLERE, TOPLUMLARA UYGULAMAYA KALKARSANIZ BUNUN ADI ASLINDA BİR TÜR TOPLUM MÜHENDİSLİĞİDİR. BEN BUNDAN YANA DEĞİLİM.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU ANLAMDA DAHA AYRINTISINA GİRMEDEN ŞUNU SÖYLEYEBİLİRİM; BEN NE ŞEHİRLERİN NE DE ÜLKELERİN MARKALAŞTIRILABİLECEĞİNE İNANMIYORUM. DAHA AÇIKÇASI BUNUN BİR SÜREC YÖNETİM MANTIĞI İLE ELE ALINAMIYACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU ANLAMDA PANELİST BAY LANDRY’E KATILIYORUM: “İSTANBUL BÜYÜKLÜĞÜNDE VE ÖNEMİNDEKİ ŞEHİRLER MARKA YARATMAKTANSA İTİBARINI GÜÇLENDİRMEYE , YAPTIKLARI İÇİN FARKEDİLMEYE ÇALIŞMALIDIRLAR…”&lt;br /&gt;KONUMUZLA İLGİLİ OLARAK, YANİ YARATICI ETKİNLİK KÜMELERİNİN ROLÜ İLE İLGİLİ BİR ŞEYLER SÖYLEMEK İÇİN, BENCE ÖNCELİKLE ŞU ÜÇ SORUNUN CEVABINI ARAMALIYIZ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- İSTANBUL NEDİR ?2- BİZ ONU NASIL TARİF EDİYORUZ ?3- BİZ ONU NE YAPMAK İSTİYORUZ ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜLKEMİZİN ÖNDE GELEN FELSEFECİLERİNDEN AHMET İNAM “FELSEFE VE MÜZİK” ADLI BİR YAZISINDA İNSANLAR HAKKINDA ŞÖYLE DİYOR: “HER İNSANIN RUHU BİR MÜZİĞİ ÇALAR.KİMİ RUHLAR KAKAFONİK KİMİ RUHLAR SENFONİKTİR… BU SONUNCUNUN AZ SAYIDA OLDUĞUNU SANIYORUM” DİYE DE EKLEMİŞ KENDİSİ.&lt;br /&gt;BEN BU YAKLAŞIMI BİR YÖNÜ İLE EKSİK, ANCAK ÇOK YARATICI BULDUM. EKSİĞİ BİZİM ÜLKEMİZDEKİ TEK SESLİ DİYE TARİF EDİLEN MODAL TÜRK KLASİK MÜZĞİNİ DİKKATE ALMIYOR OLMASI İLE İLGİLİ… YARATICILIĞI İSE ORTADA; ONUN BU FİKRİNDEN ÇIKARAK SANIRIM ŞEHİRLERİ DE TASNİF ETMEK MÜMKÜNDÜR. SONUÇTA ŞEHİRLERİ DE YAPAN BİZ İNSANLARIZ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SENFONİK ŞEHİRLER, KAKOFONİK ŞEHİRLER, TEK SESLİ ŞEHİRLER…&lt;br /&gt;SENFONİK ŞEHİRLER DENİNCE İLK AKLIMA GELEN ŞEHİRLER DOĞAL OLARAK VİYANA, CENEVRE, STUTTGART GİBİ ŞEHİRLER… BU ŞEHİRLERDE FARKLILIKLAR, AYKIRILIKLAR BİLE BELLİ BİR ORKESTRASYON İÇERİSİNDE YAŞARLAR. BU KANIMCA YARATICILIK CEPHESİNDEN BAKILINCA BİRAZ PROBLEMLİ DE OLSA, BENCE MARKALAŞTIRILMAYA EN UYGUN ŞEHİRLER BUNLARDIR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEK SESLİLERDE İSE ÖRNEK VERMESEM DE OLUR SANIRIM… ÜLKEMİZDE BOLCA BULUNURLAR…!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AMA EN İLGİNÇ OLANLAR, KAKAFONİK OLANLARDIR DİYE DÜŞÜNÜYORUM. İSTANBUL BU ŞEHİRLERİN EN GÖZALICI ÖRNEKLERİNDEN BİRİDİR.&lt;br /&gt;KONFERANS WEB SİTESİNE GÖNDERDİĞİM YAZIDA İSTANBUL GİBİ ŞEHİRLERİ BİRER KALEİDOSKOP OLARAK TARİF ETMİŞTİM. EN AZINDAN İSTANBUL’A İLİŞKİN OLARAK, BİRAZ YANLIŞ YAPMIŞIM BURADA. ÇÜNKÜ BU BENZETME ONUN İÇİNDEKİ DİNAMİZMİ TAM TARİF ETMİYOR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU NOKTADA SÖZÜ, ÖNCELİKLE BİR İSTANBUL YAZARI OLAN, ORHAN PAMUK’A VERMEK İSTİYORUM.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FRANSIZ EXPRESS DERGİSİNDE KENDİSİNE YÖNELTİLEN “İSTANBUL’U ANLAMANIN ANAHTARI NEDİR? SORUSUNA O ŞÖYLE CEVAP VERİYOR:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KARMAŞIKLIK. HER ŞEYE ANINDA VE BASİT CEVAPLAR İSTEYEN TOPLUMLARDA YAŞIYORUZ. ISTANBUL BU İSTEĞİN BOŞ BİR HAYAL OLDUĞUNU HATIRLATAN BİR ŞEHİRDİR. AKLIMIZI MEŞGUL EDEN SORULARA SADECE KARMAŞA CEVAP VERİR. VE İSTANBUL KARMAŞANIN TA KENDİSİDİR: GELENEKSEL İSLAMİ BİR ŞEHİR İLE AVRUPALI LİBERAL BİR ŞEHİRİN KOMBİNEZONU. BU ŞEHRİN ANAHTARI ŞU BASİT ÖĞÜTTE SAKLIDIR: GÖLGELERİNE VE GİZEMLERİNE SAYGI DUYUN. ŞEHİR SİZDEN NE KADAR ÇOK KAÇARSA, O KADAR ONU ANLARSINIZ. KABUL EDİYORUM; BU MUTLAK BİR PARADOKS. İSTANBUL’A KENDİNİ ONA AÇMAK İÇİN GELİNİR, SIRLARINI ÇEKİP ALMAK İÇİN DEĞİL. GELEN DE SAĞLAM ÇIKMAZ O YÜZDEN.”&lt;br /&gt;DİKKAT EDİLECEK OLURSA, PAMUK BURADA AZ ÖNCE SORDUĞUMUZ ÜÇ SORUYA DA BÜYÜK ÖLÇÜDE CEVAP VERİYOR. HEM DIŞARIDAN NE SORUSUNA BİR CEVAP, HEM İÇERİDEN BİZİM ONU NASIL TARİF EDEBİLECEĞİMİZE DAİR BİR AÇIKLAMA, HEM DE TERS YÖNDEN, ONU NE YAPMAYA KALKIŞMAMAMIZ KONUSUNDA BİR CEVAP YA DA UYARI… “GELEN SAĞLAM ÇIKMAZ O YÜZDEN” DİYOR…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU ANLAMDA KAKOFONİK BİR ŞEHİR OLARAK İSTANBUL’UN BİR BAŞKA ÖZELLİĞİNE DE DİKKAT ÇEKİYOR: CAN ACITICI BİR ŞEHİR OLDUĞUNA …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BEN BUNA İSTANBUL’UN “KABADAYI” YANI DİYORUM … TARİHİ İLE, BİRBİRİNDEN FARKLI YAŞAM TARZLARI İLE İSTANBUL’U İSTANBUL YAPAN BİZLERE VE İRİLİ UFAKLI YAŞAM KAVGALARIMIZA BİR GÖNDERME VAR BURADA…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VE İŞTE ASIL BU NOKTADA PANELİMİZİN BAŞLIĞINDA ADI GEÇEN “YARATICI ETKİNLİK KÜMELERİNİN” ROLÜ ORTAYA ÇIKIYOR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İSTANBUL’A DAİR NE YAPMAMIZ VEYA YAPMAMAMIZ GEREKTİĞİ KONUSU ASLINDA TAMAMI İLE YARATACI ETKİNLİK KÜMELERİNİN, DAHA DOĞRUSU BUNLARA HAYAT VEREN İNSANLARIN ROLÜ KONUSUDUR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HER ROL BİR MİSYON GEREKTİRİR. ONU TETİKLEYEN, ONA ENERJİ VEREN, BAŞARILI VEYA BAŞARISIZ YAPAN BU MİSYONDUR ÖNCELİKLE.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KENDİSİ BİR MARKA OLAN VE ZATEN BU SEBEBLE DE HERHANGİ BİR MARKALAŞTIRMAYA İHTİYACI OLMAYAN BU ŞEHİRDE, KANIMCA YARATICI İNSANLARIN TEK BİR MİSYONU OLMALIDIR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEKLEŞTİRMEYEN, BU ŞEHRİN KENDİNE HAS KAKAFONİSİNE ÖNCÜLÜK ETMEK, ONU UYUMLAŞTIRMAK…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZETLE ONLAR, İMAJI BİR TÜR GÜZEL KAOS OLAN BU ŞEHİRDE, BİZİM KAOSUMUZU HAKKI İLE YAŞAMAMIZ, BİRBİRİMİZİ KIRIP DÖKMEDEN, GEREK KENDİ GERÇEKLERİMİZ; GEREKSE DE DÜNYADAN ÖĞRENDİKLERİMİZ ARASINDA HEPİMİZİN KATALİZÖRÜ, UYUMLAŞTIRICISI OLMALILAR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUNU BAŞARABİLDİKLERİ ÖLÇÜDE DE, DÜNYAYA BİZİ EN GÜZEL BİÇİMİ İLE ANlaTACAKLARDIR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEŞEKKÜR EDERİM.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-684367603352276112?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/684367603352276112/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=684367603352276112' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/684367603352276112'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/684367603352276112'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/06/kentleri-marka-yapma-srecinde-yaratc.html' title='&quot;Kentleri Marka Yapma Sürecinde Yaratıcı Etkinlikler Kümelerinin Rolü &quot; konulu panel konuşmam'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-4660973850708834801</id><published>2007-06-05T15:29:00.000+03:00</published><updated>2008-12-13T03:01:51.467+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İstanbul'/><title type='text'>İstanbul nedir ? Onu ne yapmalı ?</title><content type='html'>14 ve 15 Haziran 2007 tarihleri arasında, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından düzenlenecek, Türkiye’nin ilk uluslararası kültür ve yaratıcı endüstriler konferansında, “Kentleri Marka Yapma Sürecinde Yaratıcı Etkinlikler Kümelerinin Rolü” konulu oturumda yapacağım konuşmanın özet içeriği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrınıtılı bilgi için bkz: &lt;a href="http://www.cci2007.com/tr/index.html"&gt;http://www.cci2007.com/tr/index.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5072558569828851890" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RmVZJMkDILI/AAAAAAAAABw/oeOlo79AzwM/s400/Istanbul%2520Turkey%25201143895481.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;“Kentleri Marka Yapma Sürecinde Yaratıcı Etkinlikler Kümelerinin Rolü” gibi bir hayli teknik sayılacak bir konudaki oturumda, sanırım, ağırlığı Türk olacak bir dinleyici topluluğunun konuyu rahat anlayabilmesini sağlayacak birinci adım, kavramları daha bir açıklayıcı kılmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz Türkler, “kurtarıcı” kavramlarla düşünmeyi severiz. Hayatımızda bunlardan bolca vardır. En zararsızlarından sıralamam gerekirse; örneğin “trafik canavarımız” vardır, “enflasyon canavarımız” vardır… Bu tip kavramsallaştırmalarımızın bir bölümü “ korkutucu” bir bölümü ise “rahatlatıcı” özelliklere sahiptir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son birkaç yıldır, sokaktaki adamın ayağına kadar düşen “rahatlatıcı” kavramlarımızdan biri de marka kavramıdır. Öncesinde, - ki yaş grubumuzla ve sosyal konumlanmamızla uyumlu olarak bunlar hala varlıklarını sürdürürler- benzer alanda “tanıtım” ve “imaj yapmak” kavramlarımız vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların hepsinin temelinde yatan gerçek motivasyon ise, konu ister İstanbul olsun, ister Türkiye, kendini beğendirme arzusudur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben şahsen bunun sağlıklı bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Nedenleri uzun, bunun ayrınıtısına da burada girmeye gerek yok… Ancak, dolayısıyla, aynı oturumda konuşmacı olarak bulunan Charles Landry’nin görüşlerine gönülden katılıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Landry “İstanbul büyüklüğünde ve önemindeki şehirler marka yaratmaktansa itibarını güçlendirmeye çalışmalıdırlar, yaptıkları için fark edilmeye çalışmalıdırlar, bunun neticesinde bu şehirler ne olduklarının yankılarını yayacaklardır” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada asıl tartışmamız gereken sorular şunlardır: İstanbul nedir ? Biz onu nasıl tarif ediyoruz ve onu ne yapmak istiyoruz ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilirse sorunun özü “biz”le ilgilidir. Yani İstanbul’da yaşayan 10 milyonu aşkın insan… Onların İstanbul tarifi nedir öncelikle?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahmin edileceği gibi, birden çok fazla İstanbul gerçekliğimiz ve buna uygun birden çok tarifimiz vardır. Büyük şehir olmanın bir bakıma adabı da budur diyebiliriz… Sultanbeyli’nin İstanbul’u ile, Bağcılar’ın İstanbul’u aynı olmaz, nasıl ki Bebek’in İstanbul’u ile Caddebostan’ın İstanbul’u hem yakın hem de uzak iseler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda İstanbul gibi metropoller birer kaleydoskop gibidirler… Çevirdikçe başka resim görürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel anlamda etkisi olan, gerçek büyük şehirler tekil tariflerin esiri olmazlar. Onları bir tür “sosyal muhendislikle”, bir “marka” tarifi etrafında “müşteri yararı” temelinde tanımlamaya kalkarsanız yapacağınız tek şey, o şehirlerin ruhlarını kaybetmelerine yol açmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama aynı zamanda, o şehrin insanlarının ortak bir tarif ihtiyaçları, hem manevi hem de maddi olarak, aidiyetlerinden varoluşlarına giden çizgide engellenemez bir gerçektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman ne yapmalı ? İstanbul’u ne yapmalı ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte oturumumuzun konusu olan “Yaratıcı Etkinlikler Kümelerinin Rolü” burada ortaya çıkar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar, yani sanatçılar, yeri geldiğinde birbirleri ile fikren çatışarak, içinde yaşadıkları dünya ile farklı cephelerden etkileşim içerisine girerek, eşzamanlı veya farklı zaman dilimlerinde, bir şehrin insanlarını, hem tanımlarlar hem de zamanla farkına vardığımız bir değişim girdabının içine sokarlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmayalım, sevsek de sevmesek de, ilk Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un son kitabının konusu da İstanbul’dur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle diyor Pamuk Nobel konuşmasında: “O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son söz: İstanbul’u bırakmalıyız konuşsun sanatçıların dilinden; o zaman marka vs problemimiz kalmaz! O zaman ne olduğumuzu da, kendimizi ne yapacağımızı da daha iyi biliriz…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-4660973850708834801?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/4660973850708834801/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=4660973850708834801' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/4660973850708834801'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/4660973850708834801'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/06/istanbul-nedir-onu-ne-yapmal.html' title='İstanbul nedir ? Onu ne yapmalı ?'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RmVZJMkDILI/AAAAAAAAABw/oeOlo79AzwM/s72-c/Istanbul%2520Turkey%25201143895481.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-8566644654231910925</id><published>2007-05-28T14:30:00.000+03:00</published><updated>2007-06-28T14:30:31.596+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Düşünceler'/><title type='text'>Malek Chebel'in "İslam ve Akıl" adlı kitabı ve yeni bir düşünsel yolculuk üzerine</title><content type='html'>Kentlilerin "türban" - "bikini" tartışmasına sıkıştığı bugünlerde ilham verici bir kitap okudum. Kitabı bana babam tanıştırdı. Önceden Le Monde gazetesinde Chebel'in bir röportajını da Türkçe'ye çevirmişti. (Meraklısı için adresi burada:(&lt;a href="http://www.blogger.com/"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://yenidefter.blogspot.com/2006_10_01_archive.html"&gt;http://yenidefter.blogspot.com/2006_10_01_archive.html&lt;/a&gt; ). &lt;p&gt;Bir solukta okudum. Ona söz verdiğim gibi, yavaş yavaş Türkçe'ye çevirmeye çalışacağım. Zor bir kitap iki yönden; hem Fransızca bir çok felsefi kavram kullanıyor hem de Arapça başta fıkıh alanında olmak üzere bir çok islami kavram. Bakalım nasıl başa cıkacağım.Ama beni yeni bir düşünsel yolculuğa çıkaracağı kesin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chebel'in kitabı, her iki taraftan da (!),gündelik siyasetin ideolojik kavramları ile düşünmeyi alışkanlık haline getirmemişler açısından kanımca önemli açılımlar içeren bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malek Chebel İslam tarihini, Hz. Peygamber'in ölümünden itibaren, inanç ve akıl arasında bir "fikirler mücadelesi" olarak ele alıyor ve bugün gelinen noktada Müslüman toplumlarının içinde bulunduğu "geri kalmış" durumu bu mücadelenin "aklın" temsilcilerinin, "dogmatizm"in temsilcileri karşısındaki yenilgisi ile açıklıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu satırları yazarken, bunları okuyacakların içinden " ne varmış bunda, biz bunu zaten uzun zamandır biliyoruz" diyenleri duyar gibiyim... Ama mesele bu kadar basit değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malek Chebel kitabında, bilfiil İslam dünyası içerisinde, çok uzun soluklu bir fikir mücadelesini örnekleri ile anlatıyor; VIII. asırda başlyan Mutezile hareketinden Müslüman İspanya'nın büyük felsefecisi İbn-i Rüşd'e kadar giden uzun bir yol. Mütezile'nin ve onun ardından gelenlerin felsefi açıdan teolojik olarak tartıştığı iki temel mesele şu: Birinci sorun Allah'ın iradesi dışında insanın bir iradesi var mı ? İkincisi ise Kuran'ın bir kutsal kitap olarak niteliği ile ilgili...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu aşamada burada, bilgi donanımdaki zafiyetten dolayı ayrıntısını tartışmaktan uzak duracağım, önemli felsefi ve teolojik tartışmaları gündeme getiriyor Malek ve kitabının sonunda M.S 700'den başlıyarak bugüne değin akıl ve dogma arasındaki mücadelede yer alan önemli kişilerin kısa özgeçmişlerini veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlginçtir bu özgeçmişler içerisinde Türkiye'den 4 kişinin ismine yer vermiş. Sırası ile Mevlana Celaleddin Rum-i, Cevdet Paşa, Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal Atatürk...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitap benim, 80 küsur yıllık Cumhuriyet tarihimizi, daha da geriye giderek, neredeyse III. Selim'den başlıyan modernleşme çabamızı bambaşka bir perspektiften düşünmeme yol açtı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi, aslına bakılacak olursa, kitabın kendisi - besbelli ki Malek Chebel'in bu konuda bilgi eksiği var, ya da gereğinden fazla içinde yetiştiği sosyo-kültürel ortamın izlerini taşıyor henüz- fazlası ile "Arap" merkezli. İslam tarihini bütünlüklü olarak ele alıp, İspanya'nın Katolikler tarafından ele geçirilmesi itibarı ile bir yenilgi ile noktaladığını varsayarken, her nasılsa, bir kaç dolaylı referans dışında ne Osmanlı'ya değiniyor, ne de onun tarih açıp tarih kapatan İstanbul'un fethine ve devamındaki 6 asırlık geleneğine değiniyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chebel bu kitabı ile ilgili olarak, daha gelenekçi kesimlerden de eleştiri almış. Örneğin bir dönem Nasa'da çalışmış Nidhal Guoessem adında Abu Dabi Amerikan Üniversitesi'nde öğretim üyesi bir astrofizikçinin bu yöndeki eleştirisi için Fransızca bilenler bu sayfaya göz atabilirler: &lt;a href="http://oumma.com/spip.php?article2102"&gt;http://oumma.com/spip.php?article2102&lt;/a&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;Ama bence Chebel'in yaklaşımında asıl önemli olanın İslam coğrafyasındaki bütün gelgitleri ve dönüşüm çabalarını, Katolik Hristiyan Batı ile etkileşim içersinde, temelinde akıl olan düşünsel bir mücadele ile açıklama gayretinde bulunması..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu hakkı ile yapabildiğimiz zaman, şu an önümüze konan türban- bikini ikileminin ne kadar anlamsız olduğunu gördüğümüz gibi, inancı dışlamayan bir lalikliğin de İslam coğrafyasında mümkün olabileceğine dair umut besleyebileceğiz&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-8566644654231910925?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/8566644654231910925/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=8566644654231910925' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8566644654231910925'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/8566644654231910925'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/05/malek-chebelin-islam-ve-akl-adl-kitab.html' title='Malek Chebel&apos;in &quot;İslam ve Akıl&quot; adlı kitabı ve yeni bir düşünsel yolculuk üzerine'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-4850866553738409023</id><published>2007-05-23T15:41:00.000+03:00</published><updated>2007-06-28T14:24:32.764+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Büyük halam, amcam ve İstanbul üzerine</title><content type='html'>&lt;p&gt;21 Mayıs Pazartesi akşamı "Şiiristanbul" etkinlikleri kapsamında, İş Sanat Sahnesi'nde düzenlenen, Atilla Birkiye'nin hazırladığı, Serdar Yalçın'ın ve Mehmet Birkiye'nin sahneye uyguladığı "Ben Sana Mecburum Bilemezsin" adlı dinletiyi izledim. Aslında ikinci kez. Bir yıl önce de, aynı dinletiyi Beşiktaş Belediyesi düzenlemişti.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Öncesinde İlhan Ailesi olarak, İş Bankası Kurumsal İletişim ve İş Kültür yetkilileri bizi bir yemekte ağırladılar. Benim için günün sürprizi ise, 49 yıllık hayatımda ilk kez büyük amcam Hayrettin İlhan (Özilhan)’nın kızı – büyük halam – Solmaz İlhan ile tanışmam oldu.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Bildiğim 24 yaşında yurt dışına çıktığı, önce uzun yıllar İspanya ve Şili’de yaşadıktan sonra New York’ta da eski eserler uzmanı olarak bir hayli zaman geçirdikten sonra yeniden İstanbul’a dönmüş olduğu… Herhalde en az bir 50 yıldır Türkiye’den uzak kalmış; bu vesile ile bir kez daha aile olmak duygusunun nasıl derin bir şey olduğunu düşündüm. Solmaz Hala ile ilk kez karşılaşmama rağmen, sanki yıllardır kendisini tanıyormuş gibi hissetim. İlerleyen yaşına rağmen, çok genç, dipdiri bir zekaya sahip bir insan… Onunla daha çok konuşacağım sanırım; konuşacak o kadar çok şey var ki…&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Yemeğin ardından dinletinin yapılacağı salona indik, en az 300 kişi vardı, bizi bekliyorlardı, kulisten girdik, bekleyen insanları görünce bir hayli utandığımı itiraf etmeliyim.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Amcamın şiirleri her zaman ki gibi etkileyeci, insanı başka dünyalara götürüyor. Dinleti hakkında düşüncelerim ise açıkcası ikircikli. Bir yönü ile onun kişiliğinin farklı yönlerini ortaya çıkardığı için memnun oldum; bu dinletiyi gerçekleştiren sanatçılar onu “müsamere çocuğu” kıvamına sokmaya çalışan yaklaşıma bir cevap vermiş oluyorlardı bir yandan; diğer yandan ise gerek şiirlerini okumalarındaki zaman zaman edalı hallerini, gerese bazı şiiirlerine yaptıkları müzikal düzenlemleri çok da beğenmedim.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Amcam aslında bu konuya özel bir önem verirdi. Şiirlerindeki temel duygu sözcüklerle ve onların birbirlerini tamamlayıcılığı ile oluşan “ alla turca” bir ritimden güç alır. Bu bakımdan bazı şiirlerinin orada bir opera geleneği ile seslendirilmesinden çok hoşnut kalmadım.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Bundan da , yani insanların şiirlerini yanlış okumalarından da hep şikayet ederdi rahmetli. Sırf bu nedenle, vefatından kısa bir süre önce bir çok şiirini kendi sesinden okudu. Sanırım hala da CD olarak satılıyor. Meraklısına tavsiye ederim. Bu vesile ile de ben buradan bir şiirini, kendi sesinden bu blogu izleyenlere sunmak isityorum…&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Öte yandan dinlediğim şiirler içerisinde beni en çok etkileyen “İstanbul Ağrısı” adlı şiiri oldu.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Belki bu aralar bu konu üzerinde çok düşündüğüm için… Orhan Pamuk’un İstanbul adlı kitabında söylediklerini düşündüm bir an bir de onun İstanbul şiirlerini.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;İstanbul Ağrısı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;kanatları parça parça bu ağustos geceleri&lt;br /&gt;yıldızlar kaynarken&lt;br /&gt;şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen&lt;br /&gt;sen&lt;br /&gt;eğer yine istanbul'san&lt;br /&gt;yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim&lt;br /&gt;pançak pançak şiirler tüküreceğim&lt;br /&gt;demek yine ben&lt;br /&gt;limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler&lt;br /&gt;yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları&lt;br /&gt;mavi asfaltlara çökmüş&lt;br /&gt;diz bağlıyor&lt;br /&gt;eğer sen yine istanbul'san&lt;br /&gt;kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan&lt;br /&gt;sirkeci garı'nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp&lt;br /&gt;intihar dumanları içindeki haydarpaşa'dan&lt;br /&gt;anadolu üstlerine bakıp bakıp&lt;br /&gt;ağlayan&lt;br /&gt;sen eğer yine istanbul'san&lt;br /&gt;aldanmıyorsam&lt;br /&gt;yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa&lt;br /&gt;kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar&lt;br /&gt;yine senin emrindeyim&lt;br /&gt;utanmasam&lt;br /&gt;gözlerimi damla damla kadehime damlatarak&lt;br /&gt;kendimi yani şu bildiğin attilâ ilhan'ı&lt;br /&gt;zehirleyebilirim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;sonbahar karanlıkları tuttu tutacak&lt;br /&gt;tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor&lt;br /&gt;imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den&lt;br /&gt;tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş&lt;br /&gt;direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;uykusuz dalgalanıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;ulan istanbul sen misin&lt;br /&gt;senin ellerin mi bu eller&lt;br /&gt;ulan bu gemiler senin gemilerin mi&lt;br /&gt;minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında&lt;br /&gt;liman liman götüren&lt;br /&gt;ulan bu mazut tüküren bu dövmeli gemiler senin mi&lt;br /&gt;akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar&lt;br /&gt;neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor&lt;br /&gt;antenlerinden&lt;br /&gt;neden&lt;br /&gt;peki istanbul ya ben&lt;br /&gt;ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy&lt;br /&gt;gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas&lt;br /&gt;ya benim kahrım&lt;br /&gt;ya senin ağrın&lt;br /&gt;ağır kabalarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın&lt;br /&gt;çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi&lt;br /&gt;burgu burgu içime boşalttığın&lt;br /&gt;o senin ağrın&lt;br /&gt;o senin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;eğer sen yine istanbul'san&lt;br /&gt;yanılmıyorsam&lt;br /&gt;koltuğunun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim&lt;br /&gt;sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine&lt;br /&gt;satır satır okumak istediğim&lt;br /&gt;sen&lt;br /&gt;eğer yine istanbul'san&lt;br /&gt;eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim&lt;br /&gt;ulan yine sen kazandın istanbul&lt;br /&gt;sen kazandın ben yenildim&lt;br /&gt;kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar&lt;br /&gt;yine emrindeyim&lt;br /&gt;ölsem yalnızkalsam cüzdanım kaybolsa&lt;br /&gt;parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam&lt;br /&gt;hiç bir gün hiç bir postacı kapımı çalmasa&lt;br /&gt;yanılmıyorsam&lt;br /&gt;sen eğer yine istanbul'san&lt;br /&gt;senin ıslıklarınsa saplanan bu ıslıklar&lt;br /&gt;gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan&lt;br /&gt;bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir&lt;br /&gt;ulan bunu sen de bilirsin istanbul&lt;br /&gt;kaç kere yazdım kimbilir&lt;br /&gt;kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken&lt;br /&gt;1949 eylül'ünde birader mırç ve ben&lt;br /&gt;sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık&lt;br /&gt;sana taptık ulan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;unuttun mu&lt;br /&gt;sana taptık&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Yakın zamanda bu konuda bir değerlendirme yazısı yazmayı planlıyorum.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-4850866553738409023?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/4850866553738409023/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=4850866553738409023' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/4850866553738409023'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/4850866553738409023'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/05/byk-halam-amcam-ve-istanbul-zerine.html' title='Büyük halam, amcam ve İstanbul üzerine'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-4704367962093103794</id><published>2007-05-18T15:06:00.000+03:00</published><updated>2007-06-28T14:25:13.410+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>KRİZİ İYİ YÖNETMEK KÖTÜ YÖNETMEK ?</title><content type='html'>Malum hareketli günlerin moda kavramı bu, köşe yazarlarından başlayarak, okumuş yazmış herkese sıçrayan bir tartışma: Kim krizi iyi yönetti, kim kötü yönetti.?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkese meşrebine göre bir kolaylık sağladığı kesin olan bir kavramsallaştırma bu. En çok da, kısmen liberal, siyasal toplumsal kutuplaşma içerisinde hafif "takiyyeci" durumda bulunanlar tarafından kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde söylenmek istenen AKP'nin krizi kötü yönettiği, yeterince uzlaşmacı davransaydı, krizi iyi yönetmiş olacağı… Özetle ilkesel bir duruştan ziyade, konjonktürel bir esneme…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu yazıdaki amaç bunun nedeni niçini üzerinde değerlendirme yapmak değil. Benim ilgimi çeken aslen iletişim mesleğine ilişkin bir kavramsallaştırmanın siyaset arenasına çekilmiş olması; bunun öncesinde bir başka örnek daha var benzeri biçimde kullanılan: "İletişim Kazası". Bu da acayip bir stereotipti; yanlış hatırlamıyorsam ilk kez Erkan Mumcu tarafından kullanıldı, sonra salgın gibi her yere bulaştı..Kız arkadaşınızla kavga mı ettiniz "iletişim kazası"; basın toplantısında kendinizce yersiz bir soruya mı kızdınız "iletişim kazası…"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca bunlar aslında bir tür "maymuncuk" kavramlar; hem kolaylık sağlıyorlar hem de yerine göre sorumluluğu ortada bırakıyor ya da bir başkasının üstüne. Birkaç örnek daha verebilirim trafik canavarı, enflasyon canavarı gibi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada muhakkak bu tip kolaycılık kavramları bütün toplumlarda vardır ama bana sanki öyle geliyor ki bizde biraz daha fazla.. Nedense !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi eminim, bundan sonra bir çok şirkette de, kurumsal veya ürün bazlı krizlerde bu kavramsallaştırma ile açıklanacak. İletişimci meslektaşlarımızdan da bu topa giren çıkacaktır şüphesiz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış bir kavram&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada hata nerede? Hata kriz yönetimi gibi nesnel olarak yürütülmesi gereken bir sürecin, iyi ve kötü gibi öznel değerler ile bilfiil bir futbol maçı formatına oturtuluyor olmasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira aslen kriz yönetiminin hedefi tektir; o da kriz yaratan konu ile ilgili hasarı minimuma indirme gayreti ve eğer mümkünse kolay bir nekahet dönemi için fırsatlar yaratmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Krizi yönetmek; konuyu yönetmek farkı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İletişim mesleğinde sıkça tekrarlanan bir motto vardır: "Konularınızı iyi yönetemezseniz, krizlerinizi yönetirsiniz" şeklinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kişinin veya kurumun hayatında, zaman içinde değişen ve gelişen konuları vardır. Somut olarak anlatmak gerekirse, ilgi alanımdan bir örnek verebilirim. Ben bahçe işlerini çok severim hem değişik çiçekler hem de sebzeler yetiştirim. Ve bahçem Boğaz'a bakan, dolayısıyla nemi çok olan bir tepede olduğu için de, ilkbahardan itibaren en büyük sorunum - yani konum- burayı adeta işgal eden başta salyangoz olmak üzere muhtelif böcek, bit ve mantarlardır. Bu benim "konu yönetimimdir"; bahçeyi düzenli olarak ilaçlamam, bu muhtelif böcek, bit ve mantarların gelişimini takip etmem gerekir. Ama farz edelim ki bir tatile çıktım ve bahçemle 15 gün şahsen ilgilenemedim, benim yerime bahçe ile ilgilenecek kişi de gerekli ilgili göstermedi… O zaman tatil dönüşü itibarı ile yapacağım tek şey "kriz yönetimidir". Nasıl ? Önce genel bir ilaçlama, ardından hastalık bulaşmış bitkilerin bir an önce sökülmesi, onun ardından da yeni düzenin sürekli olarak takip edilerek, gereken zaman da gerekli müdahalelerin yapılması…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu anlamda, yeniden son günlerin hareketli siyasal ortamına dönüp, bir değerlendirme yapacak olursak şu net olarak görülecektir: Meselenin özü krizi iyi yönetip yönetmemek değildir; olayın özü konun iyi yönetilememesidir. Söz konusu olan konu da en basit tarifi ile Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Bunun ardından aslen herkes kendince ortaya çıkan krizi yönetmiştir. Konuyu yönetmek denilen iş tamamı ile kişi veya kurumların "iş hedefleri ile bağlantılıdır; kriz yönetimi ise bunun sonuçları ile ilgilidir. Taraflardan her biri nesnel olarak gerekli adımları atmıştır; bundan sonraki en önemli sıçrama noktası - arada değişik bir adım olmadığı takdirde- seçimlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kriz nedir ne değildir ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz öncelikle temel bir kırılma noktasıdır. Bu şu anlama gelmektedir özetle: O noktadan sonra o güne kadar yaptığınız hiçbir şeyi eskiden yaptığınız gibi yapamayacağınız gerçeğidir. Koşullar değişmiştir ve siz o yeni koşullar içerisinde kendinize bir yol bulmak zorundasınızdır. Bu anlamda kriz anı, kendini koruma ve yeni duruma uyum gösterme çabasından çok, sunduğu fırsatlar cephesinde de önemli bir andır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu yönü ile ele alınacak olurlarsa krizler kendi içlerinde verimli ve devrimci anlardır. İster bireyler olsun, ister ister şirketler ister ise siyasi veya toplumsal taraflar, krizler her zaman için ileri doğru sıçramaların önemli anlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"İyi" değil "doğru" kriz yönetimi …&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle krizler iki veya daha çok tarafı bir araya getiren, her tarafın enerji ve potansiyeli ile adeta bir "güç savaşı" yaptığı andır. Oluşan yeni durumda, kendi kurallarını dayatmaya çalışan kadar kendi kurallarını muhafaza etmeye çalışan da "kırılgan" durumdadır. Bu noktada krizi tetikleyen kim veya ne olursa olsun, bütün mesele bir sonraki aşamada oluşacak yeni denge durumunda kimin elindeki fırsatları daha doğru değerlendireceği meselesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazi Mustafa kemal Atatürk'ün bir sözü ile noktalayacak olursam: Kriz yönetiminde "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-4704367962093103794?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/4704367962093103794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=4704367962093103794' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/4704367962093103794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/4704367962093103794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/05/blog-post.html' title='KRİZİ İYİ YÖNETMEK KÖTÜ YÖNETMEK ?'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-5288185696864953681</id><published>2007-05-10T16:28:00.000+03:00</published><updated>2007-06-28T14:30:55.821+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktibas'/><title type='text'></title><content type='html'>Bugün kendimin bir yazı yazması yerine, beni iyi ifade ettiğini düşündüğüm bir Lübnan gazetesinin yazısını Radikal'den iktibas ediyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;----------------------------------------------------------&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Demokratikleşme sancıları...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'nin cumhurbaşkanlığı nedeniyle çıkan krizi ordunun bildirisi haricinde hukuka bağlı kalarak çözmeye çalışması Araplara ders olmalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'deki mevcut siyasi ve anayasal drama, Ortadoğu'nun bir gün aynı anda hem tümüyle demokratik, hem istikrarlı hem de müreffeh bir bölgeye dönüşüp dönüşmeyeceğini merak edenler için genel geçer bir konudan daha fazlasını ifade etmeli. Demokrasinin evrensel değerlerini yerel kimlikler ve ulusal geleneklerle birleştiren belirli prensipleri uygulamaya koyarsak Ortadoğu tabii böyle bir bölgeye dönüşebilir. Türkiye'nin bugünlerde yaşadığı deneyim, pek çok ilgili kilit konuyu ve değişkeni ortaya koyuyor: Silahlı güçlerin rolü, dindarlık ve laiklik arasındaki denge, anayasal etiğin uygulanması, kamuouyunun, siyasal partilerin ve seçilmiş hükümetlerin gücü. Tüm bunlar bir anda çok fazlaymış gibi görünüyor ama güvenilir bir demokratik yönetimin kilit unsurlarını kapsıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ne Fransa ne de Libya &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Türkiye hâlâ genç ve zaman zaman kararsızlık sergileyen bir demokrasi; birçok vatandaşını tanımlayan güçlü İslami hissiyatla birlikte katı laik bir devlet, aynı zamanda Ortadoğulu bir tarzda, ordunun perde arkasından da olsa ulusal yönetimde önemli rol oynadığı bir ülke. Burası cumhuriyetçi Fransa olmadığı gibi tek bir adamın yönettiği Libya veya Myanmar da değil. Ilımlı İslamcılarla ateşli laikler arasındaki mevcut çekişme, gerçek bir demokrasinin temellerini sağlaması gereken kilit değerler ve işleyen kurumların içyüzünü anlamak adına yararlı. Bunun merkezinde, herkesin açık, güvenilir ve oybirliğiyle sağlanmış, tarafsız ve usta yargıçlar tarafından yorumlanan anayasal kurallara bağlılığı yatıyor. Geçen hafta tanıklık ettiğimiz drama, Türkiye'deki durumun çoğunlukla bu yönde olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidar partisinin cumhurbaşkanı adayı, otomatik olarak seçilmesi gerekirken meclisin çoğunluğunun oyunu alamadı; muhalefet partileri seçilmesini engellemek için oylamayı boykot etmişti. Yaklaşık 1 milyon insan laik gelenek adına bir gösteri yaptı; bu arada ordu da hiç de üstü kapalı olmayan bir biçimde, devletin ılımlı ve demokratik olsalar da İslamcıların egemenliği altına girmesine izin vermemek için müdahalede bulunmkta tereddüt etmeyeceği yönünde uyarılar yaptı. Muhalefet Anayasa Mahkemesi'ne gitti, mahkeme de seçimi geçersiz sayan bir karar verdi. İktidar partisi buna yanıt olarak erken genel seçim çağrısı yaptı. Başbakan şimdi de cumhurbaşkanını meclis yerine halkın seçmesi için Anayasa'nın değiştirilmesini, cumhurbaşkanının da beş yıl görev yapmasını istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun en çarpıcı ve Ortadoğu'nun geri kalanını en çok ilgilendiren yanı, ordunun tehditleri haricindeki her şeyin Anayasa'nın izin verdiği sınırlar dahilinde gerçekleşmesi. Bunlar, protesto gösterilerini, meclis boykotlarını ve oylamalarını, yargıya başvurmayı, erken seçim çağrısını ve anayasa değişikliğine yönelik girişimleri içeriyor. Herkesin gerçekten ciddi bir siyasi krizi çözmek için hukuka bağlı kalması, Arap dünyasının istediği fakat kaçındığı bir fenomeni hatırlatıyor: Tartışmaları barışçıl bir biçimde çözmek için verimli işleyen anayasa ve kanunlara bağlı kalmak. Bir Ortadoğu ülkesinin hukukun üstünlüğüne göre çalıştığını görmek umut verici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Lübnan'da İngilizce yayımlanan gazete, başyazı, 3 Mayıs 2007)v&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-5288185696864953681?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/5288185696864953681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=5288185696864953681' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/5288185696864953681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/5288185696864953681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/05/bugn-kendimin-bir-yaz-yazmasnn-yerine.html' title=''/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-973320649718063465</id><published>2007-05-09T17:10:00.000+03:00</published><updated>2008-12-13T03:01:52.171+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Düşünceler'/><title type='text'>Bugün Rusya'da ve bir çok eski Sovyet Cumhuriyeti'nde "Zafer Bayramı"</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RkHgu2YVMrI/AAAAAAAAABY/fSkYr-03rAU/s1600-h/016-589.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5062574551617319602" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RkHgu2YVMrI/AAAAAAAAABY/fSkYr-03rAU/s400/016-589.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RkHgK2YVMqI/AAAAAAAAABQ/gL_CmKwwXxI/s1600-h/bayram9.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bu sabah televizyon kanalları arasında dolaşırken tesadüfen denk geldim.Bugün, 9 Mayıs 2007 de, Ruslar Nazi Almanya’sına karşı zaferlerinin 63.üncü yıldönümünü kutluyorlar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Türkiye II. Dünya Savaşı’na askeri anlamda katılmamış olsa da, bu topyekün savaşın etkilerini derinden yaşamış bir ülke olmasına rağmen, nedense bizde kimse içinde yaşadığımız dünyayı şekillendiren bu büyük savaşı pek hatırlamıyor artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Ruslar ve diğer bir çok eski Sovyet cumhuriyeti için ise, bugün büyük bir bayram. Çünkü öncelikle bu savaşta en büyük kaybı veren onlar. SSCB’nin II. Dünya Savaşı’nda toplam asker kaybı 8 milyon, sivil kayıplar ise çok daha fazla, toplam da 25 milyon kişi. Soveyetler Birliği’nin bu savaş esnasında yaşadığı yıkım o kadar büyüktür ki, bir süpergüç olarak tescil edilmesine yol açsa da, inanılmaz büyük insan kaybı yanısıra, ekonomik altyapısının da onlarca yıl geriye gitmesine yol açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Savaşın önemli bir diğer sonucu da, Stalin’in vatana ihanet suçlamaları altında kalan Rus olmayan bir çok azınlık topluluğun Sibirya’ya sürülmüş olmasıdır. Bu konuda bizde en bilinen örneklerden birisi &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.tatar.net/"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Kırım Tatarları’dır&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; . Ama bu techir hareketlerinden, Çeçen-İnguşlar, Volga Almanları’ndan Kalmuk’lara, Baltık ve Moldova toplumlarına kadar bir çok grup payını almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bizde Amerikan filmleri fazla izlendiğinden olsa gerek, genellikle II. Dünya Savaşı’na ilişkin algılamalar, daha çok bunu bir ABD ve İngiltere zaferi olarak düşünmek yönündedir. Halbuki gerçek bu değildir. 8 Mayıs 1945’de Avrupa’da sonuçlanan savaş bilindiği gibi Pasifik’de Japonya’ya karşı sürdürülmüştür. Burada da zafer sadece Amerikalıların değildir aslında. Savaşın o cephesinde de önemli bir güç Çin’dir. Çinliler bu savaş esnesinde 1.324 bini asker, 10 milyonu sivil toplam 11.324 bin kayıp vermişlerdir. Buna karşın Amerikalıların Avrupa dahil bütün savaşta tüm kaybı sadece 293 bindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Yeniden Avrupa cephesine dönecek olursak, II. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin % 85’ini Sovyet askerleri safdışı bırakmıştır. Bu savaşın en önemli dönüm noktası Stalingrad muharebeleridir. O ana kadar hiç yenilgisi yüzü görmeyen Alman orduları ilk kez burada yenilmişlerdir. Sokak sokak yapılan çarpışmalarda her iki tarafta 2 milyona yakın asker ve sivil hayatını kaybetmiş ama sonuçta ünlü Sovyet Mareşali General Jukov komutasındaki RKKA (Robotche Krestianskaïa Krasnaïa Armïa- İşçilerin ve Köylülerin Kızıl Ordusu) savaş tarihine geçecek bir strateji ile Almanları bozgunaü uğratmıştır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RkHXXWYVMnI/AAAAAAAAAA4/V1fI92FmrJ4/s1600-h/250px-Mutter_Heimat.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5062564252285743730" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RkHXXWYVMnI/AAAAAAAAAA4/V1fI92FmrJ4/s320/250px-Mutter_Heimat.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Aynı Mareşal Jukov, daha sonra 8 Mayıs 1945’de aynı ölçüde sert ve yine sokak sokak sürdürülen bir savaş ile Berlin’i ele geçirmiştir. Burada Almanların da çok güçlü bir biçimde direndiklerini belirtmek lazım... II. Dünya Savaşı’nın bu en kanlı muhaberelerinden birinde Sovyetler yaklaşık 80.000 kayıp verirken, Almanlar cephesinde bu rakam 400.000’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;İnsanlık olarak bir daha yaşanmamasını dilememiz gereken ama aynı ölçüde en son Irak’ta olan bitenleri gözönüne alınca ,hep hatırlanması gereken bir insanlık trajedisi bu savaş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Yeniden izlediğim televizyon programına dönecek olursam; Kremlin’in Kızıl Meydan’ında gösterişli sert adımlarla yürüyen Rus askerlerini gördüğümde, bize ne kadar benzediklerini düşündüm bir kez daha… Tek bir farkla onlar bence geçmişleri ile, bizim olduğumuzdan çok daha barışıklar… &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;İkili üçerli sıralarla, 8- 10 askeri yürüyordu, en önde bugünkü Rusya Federasyonu’nun bayrağı vardı; hemen arkasında ise, gençlik yıllarımdan biraz buruk nostalji ile hatırladığım Sovyet bayrağı. O an şunu düşündüm; bunu bizim ülkemizde de yapmalıyız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="big"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Rusya geçtiğimiz günlerde bunu tartıştı ve Putin’in kararı ile orak-çekiçe itibarını iade etti yeniden ! Yakında bugünkü adı Volgograd olan şehri yeniden Stalingrad olarak adlandırırlarsa da şaşırmamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RkHeVGYVMoI/AAAAAAAAABA/xmNSBo1l3TA/s1600-h/006-1993.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5062571910212432514" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RkHeVGYVMoI/AAAAAAAAABA/xmNSBo1l3TA/s320/006-1993.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkrus.com/content/view/4331/160/"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;http://www.turkrus.com/content/view/4331/160/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-973320649718063465?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/973320649718063465/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=973320649718063465' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/973320649718063465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/973320649718063465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/05/bugn-rusyada-ve-bir-ok-eski-sovyet.html' title='Bugün Rusya&apos;da ve bir çok eski Sovyet Cumhuriyeti&apos;nde &quot;Zafer Bayramı&quot;'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_uHEkYkI2mrA/RkHgu2YVMrI/AAAAAAAAABY/fSkYr-03rAU/s72-c/016-589.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-7719929005366602200</id><published>2007-05-09T13:03:00.000+03:00</published><updated>2007-06-28T14:31:51.255+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iletişim'/><title type='text'>İLETİŞİMİN BİTTİĞİ YERDE BAŞLAYAN TARİHİ SORUMLULUĞUMUZ</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Yaklaşan toplumsal fırtınayı bu konularla ilgili çoğu kişi hissediyordu kuşkusuz. İşin rengi 11 Aralık 2006’da Avrupa Birliği ülkelerinin dışişleri bakanlarının aldığı müzakereleri askıya alma kararından sonra belirginleşmeye başlamıştı . Ardından siyasal cinayetler geldi ama gerek ekonomik büyümenin sürüyor olması ve gerekse ilk tepkilerin daha çok nispeten küçük siyasal oluşumlardan geliyor olması genel resmi bulanıklaştırıyordu bir diğer yandan. Ve sonunda henüz uzaklarda sanılan fırtına, aniden herkesi içine aldı, şimdi savrulup duruyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halihazırda her iki yönden de, Erbakan’ın ünlü “ya tatlı olacak ya kanlı” denkleminin başucunda duruyoruz. Türk toplumunun ana gövdesinin, fırtınanın yarattığı savrulmayla daha bir çok dengeyi adeta bir domino efekti ile paramparça etmesi işten bile değil aslında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu son 15 gündür yaşananları nasıl tanımlamalıyız? Tanımlama önemli, çünkü onun bize çizeceği çerçeve, olayları algılama ve üstüne akıl yürütme çabamızın da çerçevesini belirlemiş olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk elde olay özü itibarı ile siyasidir; bildiğimiz laik, anti-laik çatışması; sloganlar da bunu söylüyor, miting alanında konuşulanlar da. Kimine göre her şey “Atatürkçü laik”lerin “imamları” başta Çankaya olmak üzere kamusal alanın dışında atma girişimi ile, kimine göre “liberal” destekli “muhafazakar demokratların” Türkiye’nin önünü tıkadığını iddia ettikleri kurumsal engelleri aşma gayreti arasına sıkışmış gibi… Tam bir bilek güreşi yaşanıyor ve aslında şimdiden netice de belli, tıpkı bundan önce her toplumsal fırtına da olduğu gibi, kazananı olmayan bir “Phryhus zaferi…” &lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yönü ile yakın tarihimizde bir çok örnek de var kuşkusuz bu gözlem ve irdeleme düzeyi için; 1960’dan itibaren başlıyarak bunları peş peşe sıralayabiliriz. En yakını 28 Şubat olmak üzere…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu kez olayın – belki tıpkı 76-80 döneminde olduğu gibi - çok daha derin bir sosyal boyutu olabileceğine dair de, bir çok ipucu mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun en genel tarifi, benim kuşağımın gayet iyi hatırladığı gibi tipik bir kamplaşma olarak karşımıza çıkıyor. Gerçi henüz “kurtarılmış bölgelere” kadar gelmedik ancak mitinglerde kullanılan sloganlardan, konuşmacıların söylemlerine bakıldığında en temel argümanın “biz” ve “bizden olmayanlar” üzerine kurulu olduğunu görmek mümkün. Her ne kadar şimdiye kadar “İslamcı” kitleleleri sokaklarda görmediysek de, cepheleşmenin öteki tarafında Türk bayrakları ile dolaşan, bugüne kadar Türkiye’nin bir diğer sessiz çoğunluğu olan, laik, modern orta sınıf insanlarının, özellikle de kadınların ön saflara çıkışınının görsel yansımaları basınımızın baş sayfalarını süslüyor şu anda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yeniden Kamplaşırken…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir ilk, son yirmi yılda Türkiye’nin tarihinde. Öte yandan görünür laiklik odaklığının ötesinde, bu ilk’in çok daha farklı boyutlarda bir “Türkiye” tarifi içerdiği de bir gerçek. Bugüne kadar miting alanlarından özellikle uzak duran orta sınıfa mensup diye tanımlayabileceğimiz insanlar sokağa çıkıyorlar. Bütün gazetelerde, ve belki daha da çok internet ortamında üzerinde en çok konuşulan konunun “mitinglerde kaç kişi” olunduğunun üzerine odaklanmış olmasına da şaşmamalı aslında. Bu insanlar ilk defa yalnızlıklarından sıyrılıp ne kadar çok olabileceklerinin farkına varıyorlar ve ne yazık ki her ilk öğrenim gibi, bu da aşırıcı üslup kaymalarına kadar gidebiliyor…&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kendi içinde bu da çok önemli değil. Çünkü bu ülkeyi biraz tanıyan herkes biliyor ki, bu mitinglere katılan milyonlar, tepkilerini sert sözcüklerle ifade ediyor olsalar da, yaşam tarzları ve duruşları itibarı ile bu ülkenin temel sacayaklarından birini temsil ediyorlar ve kendi bindikleri dalı kesmeyecek kadar sağduyu sahibiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl önemli olan bu kitlesel tepkinin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve bunun üzerinde yükselen ister istemez daha sınırlı ancak çok daha radikal siyasallaşma olgusunun nelere yol açabileceğinin öngörülemiyor olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçlardan başlayacak olursak: Şu an herkes yakın gündem ile ilgili. Kuşkusuz bütün yaz sürecince kamuoyu gündemini işgal edecek seçim süreci önemli ve bu dönemde bir dizi sert, daha kutuplaştırıcı olay da yaşayacağız. Ancak kanaatimce en önemli olgu bu kadar “bizden” veya “onlardan” odaklı bir sürecin orta ve uzun vadede Türkiye’nin şu anda zaten bozulmuş olan kimyasını daha da bozacağı yönündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başından totolojik olacağını kabul edeceğim bir tarif yapacak olursam, Türk insanı üç eksenli bir tür “rubin küpüdür”; Önem sırasına göre olmaksızın birincisi sosyal konumudur ( şehirli- köylü, taşralı- büyük şehirli, ve de tabii sınıfsal konum); ikincisi din ile olan ilişkisidir, üçüncüsü ise etnik kökeni… Bu küpü istediğiniz kadar değiştirebilirsiniz, istemediğinizden çok kimlik karşınıza çıkar…Ve tabii ülkemiz açısından doğru yönetilemediği ölçüde, istemediğiniz kadar kan, ter, gözyaşı ve bela!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların bir bölümü, yeterince “modernleşmiştir”, bir bölümü yeni yeni eylemcidir, bir diğer bölümü ise teröre kadar ulaştılar, toplumsal hayatımıza etki ederler, önemli bir diğer bölümü ise, Osmanlı dönemimizden miras aldığı “milletçilik” ile kendi dünyalarında yaşar… Endişem son dönemde “çok” kale maça dönen toplumsal arenamızın yeni katılımlarla iyice içinden çıkılmaz hale dönüşeceği yönündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, gerek Tandoğan, gerekse Çağlayan mitinglerinin, Türk orta sınıfı yanı sıra, en önemli katılımcılarından “halktan” Alevilerin tavrı… Önümüzdeki dönemde, gerek Alevileri, gerekse Kürtleri, gerekse Türk siyasetinin yeni yetmeleri “ulusalcıları” bağımsız aday olarak büyük olasılıkla TBMM’de görme şansına kavuşacağız, bakalım hangi içinden çıkılmaz problemlerle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii şimdi duyar gibiyim, mevcut seçim sistemi bu tip bir aykırı çeşitliliğe olanak vermez diyenleri, bu da mümkün ve bence daha da problemli bir durum, çünkü parlamento dışında kalanlar, ihtimal bu durumun doğası gereği çok daha radikal tavır alışların peşinde koşacaklardır… Bunun yanında 2 veya 3 parti olarak Parlamentoya girecek Türk toplumunun başat eğilimleri de, özellikle kendini AKP kimliğinde ifade eden seçmen kitlesinin % 40’lar üstünü zorlaması halinde, büyük bir olasılıkla, kamusal etkilerin de tetiklemesi ile giderek artan biçimde merkez kaç kuvvetlerin etkisi altına girebileceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;Pandora’nın kutusu açıldı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öte taraftan buraya kadar gelen süreç, bir bakıma olası sonuçları da daha görünür hale getiriyor. Olanın özetini “Pandora’nın kutusu açıldı” şeklinde betimlemek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun birinci adımı 2001 Şubat krizinden başlıyarak, ülkemizin çok da akılcı olmadığı pek çok kişinin malumu olan, gelişme, sanayileşme ve gelir paylaşımı modelinin ikinci kez – birincisinin tescil noktası şimdilerde unutulmuş olan 24 Ocak Kararları’dır- iflası ve arkasından Kemal Derviş yönetiminde ilan edilen “Güçlü Ekonomi Programı”dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sürecin başından itibaren, sosyal planda ortaya çıkan iki temel olgu şunlardır: Birincisi şehirli, iyi eğitim almış orta sınıf bireylerinin kriz ile birlikte gelen büyük işten çıkartma dalgasının birinci dereceden kurbanı olması ve devamında toplumsal gelir paylaşımı modelinde bulunduğu noktadan çok daha gerilere itilmiş olmasıdır. Bu nedenle büyük kalabalıklar toplayan mitinglerde bu kesimden çok sayıda kişilere rastlıyor olmak tek başına şaşırtıcı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama daha da önemlisi, bu kesimlerin içine düştükleri derin güvensizlik ve endişe durumudur. Bu halet-i ruhiye’nin en çarpıcı olanlarından bir tanesine geçtiğimiz günlerde fiilen tanıklık ettim. Yöneticisi olmayı sürdürdüğüm iletişim konulu bir e-gruba gelen ideolojik temelli e-postalara direnişime cevaben yazan bir hanım meslektaşım şunları söyleyebiliyordu: “İçinde bulunduğumuz durumla ilgili düşünmeye doğru birbirimizi itmezsek ve ciddi şekilde birbirimize her alanda dayanıp örgütlenmezsek yakında halkla ilişkilercileri almaya geldiklerinde ses çıkartacak kimse kalmayabilir diye ürküyorum…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki Nazi Almanya’sında yaşıyoruz! Bu nasıl mümkün olabilir ? Örneğin bir Kürt milliyetçisi – özel olarak isim zikretmiyorum varlıkları artık kimsenin meçhulü değil! – böyle bir şey düşünse, kısmen yaşamak zorunda kalacağı “sert” siyasi ve hukuki ortam, kısmen de kendini “mağdur” olarak konumlandırmaya baştan hazır psikolojisi dolayısıyla bu anlaşılabilir. Ama büyük olasılıkla, makul bir maaş kazanan, evli ise eşi de çalışan veya ailesinin yanında yaşayan, son tahlilde ayda 500 YTL ile geçinmek durumunda da olmadığı kesin olan bir meslektaşımın bırakalım kendini, ait olduğu mesleki grubu dahi, ciddi ve yakın bir tehdit altında düşünebiliyor olmasına yol açan sosyo- psikolojik ortam nedir ? Bunun üzerinde ciddi bir biçimde düşünmeye değer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu tek başına, komplocu “siyasal mühendislik” maharetinin sonucu olarak ya da daha hafif bir ifade ile, son dönemde yaşanan yoğun siyasal gelişmeler ve bunlara öncülük eden siyasal odakların tetikleyici etkisi ile açıklamak mümkün değildir; ki onlar da kuşkusuz kendi içlerinde daha derin sosyal ivmelerle açıklanabilmelidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada öyle sanıyorum ki öncelikle sosyal sonuçları açısından önemli iki temel siyasal dönüm noktası bulunuyor: Bunlardan birincisi kuşkusuz, yukarıda belirttiğim ekonomik yapısal dönüşüme paralel olarak mevcut iktidarın AB üyelik sürecinde, AB ile koordinasyon içerisinde ve de onların zorlayıcılığı altında yürüttükleri “demokratik uyum paketleridir”; bunun ikinci önemli adımı ise AB’nin resmi adaylık noktasına kadar onunla birlikte yürür göründükten sonra oyun planını değiştirmiş olmasıdır. Deyim yerinde ise AB treni raydan çıkıp kaza yapmamıştır belki, ama makinist treni durdurup terk etmiştir ve bu saatten sonra da – en azından şimdilik- trenin hiçbir yere gitmediği ve gitmeyeceği herkesin malumu olmuştur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun bugünkü fırtınalı ve çatışmacı ortama gelene değin evrimi ise şu üç başlık altında toplanabilir görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Birincisi Türkiye’nin sosyal yapısında, sadece Kürtler değil, bugüne değin kendini farklılaştırarak ifade etmeyen tüm zayıf halkaların belirgin ve daha açık bir biçimde kimlik temelli olarak harekete geçmiş olmalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- İkincisi, gerek bu gelişmelerin, gerekse AKP iktidarının siyasal kodlarının ilk günden yarattığı bütün rahatsızlıklara rağmen, önüne konan AB havucunun temsil ettiği yeni ve motive edici değerler dolayısıyla nispeten “uyumlu” duran Türk orta sınıfının, son dakika da yine AB tarafından atılan ağır kazığın sadmesi ile içten içe büyüyen ağır bir milliyetçi türbülansın pençesine düşmüş olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Kendi içinde ağır ağır, bir yanardağ gibi büyüyen bu öfke zaten kendini ifade edebilecek daha bildik ve meşru bir çıkış yolu ararken, AKP’nin bu durumda, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi (meşhur Ankara kriterleri!), sadece Ankara odaklı siyasal parametreler üzerinde kurduğu yol haritasının sosyal öngörüsüzlüğü ile yetinmesi bardağı taşıran son damla oldu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne yazık ki, halen dinamik gelişimini sürdüren toplumsal sonuç, bu üç başlık altındaki gelişmelerin aritmetik toplamından farklı bir şey oldu. Bunu yukarıda belirtilen kamplaşma etkisini, toplumsal hayal gücünü radikal olarak etkileyecek bir gelişme olmadığı takdirde, çok daha geniş bir zaman dilimine yayacak olan bir değerler çözülmesi olarak tanımlamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;Dimyata AB pirincine giderken evdeki bulgurdan olmak!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu değerler çözülmesini, basit olarak bugün artık sosyo-politik aidiyetine göre, cumhuriyet, demokrasi, laiklik gibi Türkiye’nin temel kurucu kavramlarını herkes farklı anlıyor diye tarif edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada, itiraz edilebilir tabii, bu eskiden de çok farklı değildi diye; en azından bilinen büyük toplumsal fay hattının iki tarafında… Doğru da bu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu kez öyle görünüyor ki, olay bundan da daha derin, artık taraflar bu kavramların üzerine inşa edilen değerler manzumesini de ortak ve entegre bir platform üzerinde dillendiremiyor/ dillendirmiyorlar. Böyle olunca da kimse kimseyi anlamıyor, bir bakıma iletişimin sıfır noktasında herkes kendi içine dönüyor. Birinin iktidarı diğerinin felaketi oluyor açıkçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir durumu Türkiye yakın tarihinde, özellikle 70’li yıllarda yaşadı. Arada ki tek fark sanırım, o dönemde kamplaşan toplum farklı bir gelecek hayaline yürümek istiyordu; bu kez ise taraflar elindekini tutmak … O zaman da bir değerler çözülmesi yaşanmıştı; parçaları yapıştırmak, öncesinde ve sonrasında binlerce insanın kanı ve acıları pahasına 12 Eylül darbecilerine nasip oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanaatimce, şehirli Türk orta sınıfı, 2002 seçimlerinden sonra, yaşadığı ana ilişkin endişelerini, kendi değer yargılarının tüm semboliği ile gerçekleşmesini ifade eden iyimser bir AB hayali ile yatıştırdı büyük ölçüde. Halbuki gelir dağılım modeli onun aleyhine zaten çalışıyordu, yeni daha yerel ve muhafazakar bir orta sınıf zaten mevzilerini kapıyordu. Örneğin bir Tayyip Erdoğan Lütfi Kırdar Rumeli Salonlarında binlerce kişilik davetler düzenlerken kimseler sesini çıkartmıyordu…Şimdi olsa herhalde yer yerinden oynar !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman ki AB kendine yönelik hayalleri yıktı, geride “çorak”, “bozkır” bıyıklı bir AKP imajı kaldı sadece maalesef. Tabii bir de, büyük bir hayal kırıklığı, öfke ve geriye ne kaldı ise onun kurtarma telaşı içinde kendi değerlerini Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının ötesinde keskinleştirerek bir yeniden biçimlendirme çabası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin bu süreçte kendi yükselttiği beklentilerin kurbanı olduğu, AB’nin beraberinde getirdiği toplum projesine - şu veya bu nedenle - fazla yatırım yapmakla hata ettiği söylenebilir. Doğruluk payı olan bu değerlendirmeye yine de en iyi cevabı tarih verecek kuşkusuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bütün bu sürecin ortaya koyduğu en acı gerçek bir başka yazımda da değindiğim gibi&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;, bütün söylemlerimizde bölünmez ve tek bir ülkeden bahsediyorsak da, birkaç Türkiye’nin var olduğu acı gerçeğidir. Bir dönem “latent” &lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; kalan, kriz zamanlarında çok daha açık bir biçimde, en fazla da değerler zaviyesinde gözler önüne serilen birkaç farklı Türkiye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü süreçte halen nispeten bir bilinemez olarak duran önemli bir taraf ise kuşkusuz, AKP’nin birkaç gün içinde yayınlanacağını tahmin ettiğim güvenilir bir ankete göre % 40’ların üzerinde seyreden seçmen tabanın bu değerlerin çözülmesi denkleminde ne tarafta ve hangi ölçüde çatışmacı olup olmayacağıdır. Artık aşılmaz bir realite olarak karşımızda duran en kayda değer diğer tarafları (Kürtler, Aleviler) saymıyorum bile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seçmen tabanı, kendi sosyo-politik duruşunu, aynı karşısındaki gibi, elindekini koruma ve bunu yaparken karşısındakini “ötekileştirecek” kavram ve değerlere geri dönme düzleminde yapacak olursa vay halimize…&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Son söz: Tarihsel sorumluluğumuz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti tarihinin 83. yılına geri döndüğümüzde, şu veya bu nedenle - bunları burada tartışmanın anlamı yok -, şu acı gerçek karşımızda durmaktadır. Türk toplumu henüz, bir çok batılı toplumda olduğu gibi, gerçek anlamda bir entegrasyonu gerçekleştirememiştir. Bir başka deyişle üzerinde anlaşılmış, herkese göre ayrı tarifi bulunmayan - veya bunları artık tartışma alanı dışında aksiyomlar olarak kabul eden- homojen bir değerler manzumesi oluşturamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son örneklere bakmak bile yeterlidir. Örneğin 12 Eylül bunu gerçekleştirememiştir; hadi onun bir de kendine göre çift kutuplu dünya özürü vardı ama kimilerine göre bugünlerin asıl nedenidir. Özallı yılların “ABD ile stratejik ortaklık” günleri de bu sorunu çözememiştir; keza AKP hükümetinin “AB ile yürüdük biz bu yollarda” şarkısının da çözüm olmadığı açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek ve açık bir bilanço çıkartmak gerekirse öncelikle, kendi çözmemiz gereken sorunları kendi toplumsal siyasal çemberimizin dışında bir güce taşıdığımız her noktada – bu ABD olur, AB olur veya şimdi olduğu gibi TSK – adım adım bu sorunları daha içinden çıkılmaz hale getirdiğimiz de ortadadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla bulunduğumuz bu koşullarda, kamuoyu oluşturucu veya bunun aracısı olan herkese düşen en temel tarihsel sorumluluk değerler zaviyesinde ortak bir aklın oluşmasına öncülük etmek, kutuplaşma yerine bunu teşvik etmek ve ötekileştirici her türlü iletişim üslubunun karşısında durmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yapmak kuşkusuz bu seçimlerden çıkacak olan yeni iktidarın öncelikli görevi olmalıdır. Ancak bugünkü toplumsal fırtınanın en esaslı bir tarafı olan miting alanlarındaki milyonları bu ortak akıla taşımak konusunda iş dünyasından medyaya, akademisyenlere kadar sivil toplumda yer alan tüm kamuoyu oluşturuculara da önemli bir görev düşmektedir. Türkiye’yi “Erbakan denkleminden” kurtarmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada son sözümü şöyle bağlamayı görev bilirim. Her ne kadar demokrasilerin en yüksek mevki millet meclisleri ise de, demokrasilerin yegane gerçekleşme alanı seçim sandıkları değildir. Dünya tarihi gerçekleşen bir çok seçimin ardından birbiri ile savaşa tutuşan toplumlara da tanık olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek demokrasi toplumsal düzeyde ortak akıl ile yaratılır. Bunu başarmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; Giriştiği savaşlarda topraklarını sürekli genişleten Epir kralı Pyrrhus son olarak M.Ö 279 yılında Askalum Savaşı'nda Roma'ya karşı büyük bir zafer elde eder. Ancak bu zaferi elde ederken o kadar çok kayıp verir ki sonunda tahtı bırakmak zorunda kalır. iste bu nedenle nihai zararı görünürdeki kazancından büyük olan zaferlere Türkçe yazacak olursak "pirus zaferi" denir. – Ekşi Sözlük’ten-&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; Cumhuriyet gazetesinde (15 Nisan 2007) Serdar Kızık’ın haberi:&lt;br /&gt;Kimler karşıydı Cumhuriyet mitingine, kimler yoktu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşmenin, emperyalistlerin bilinçli bilinçsiz destekçileri, ülkemizi bölmek ve parçalamak isteyen Amerikan uşakları, aynı hesaptaki AB yalakaları, Soros 'un çocukları yoktu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı devrimciler, foncular, dönekler, sahte demokrat ve solcular, beyinlerini ve kalemlerini küresel düzene satan ve kiralayan hainler, liboşlar, enteller, turuncu giysili ikinci cumhuriyetçiler yoktu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ilımlı İslamcılar, karanlık ortaçağın sevdalıları, F tipi örgütler, tarikatçılar, dinciler, Amerikan desteğiyle koltuklarında oturanlar, terörist başına "sayın" , şehitlere "kelle" diyenler, BOP'un eşbaşkanlık görevini üstlenenler ve yandaşları yoktu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölücüler, emperyalistlerin kucağında sözde bağımsız devletten söz eden, işgalci ABD'nin kuklaları Talabani ve Barzani 'yi "doğal lider" görenler, onları kucaklayanlar, selam, sevgi ve saygı gösterenler yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tandoğan'a koşup bu yürüyüşe katılanları, ülkelerine sahip çıkan antiemperyalistleri, devrimcileri, yurtseverleri, solcuları, ulusalcıları, Kemalistleri "darbecilere destek vermekle" suçlayanlar yoktular. Çoluk çocuklarıyla bu görkemli yürüyüşte yer alan öğretmen, mühendis, mimar, hekim, kamu çalışanı, işçilere karşın, "mitinge katılmayın" çağrısı yapan DİSK'in, TÜRK-İş'in, KESK'in, Eğitim-Sen'in, TMMOB'nin, TTB'nin koltukçu ve tabansız yöneticileri yoktular...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.tribeca.com.tr/default.asp?pId=18&amp;lang=0&amp;amp;blgId=1&amp;blgItmId=59"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;http://www.tribeca.com.tr/default.asp?pId=18&amp;amp;amp;amp;amp;lang=0&amp;blgId=1&amp;amp;blgItmId=59&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; Belirgin olmayan&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=7976400346560536769#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; Süreç içerisinde “demokrat” kalmak çok daha zor bir görev olacaktır demektir.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-7719929005366602200?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/7719929005366602200/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=7719929005366602200' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7719929005366602200'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/7719929005366602200'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/05/iletiimin-bittii-yerde-balayan-tarihi.html' title='İLETİŞİMİN BİTTİĞİ YERDE BAŞLAYAN TARİHİ SORUMLULUĞUMUZ'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7976400346560536769.post-1499934793535959309</id><published>2007-05-03T11:57:00.000+03:00</published><updated>2007-06-28T14:32:16.368+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Düşünceler'/><title type='text'>İlk Yazı</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;p class="big"&gt;Bu bir ilk yazı. Ne yazayım diye düşündüm bir an. Tabii ilk aklıma gelen şu son 15 gündür tüm Türkiye'yi kasıp kavuran toplumsal fırtına oldu... &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="big"&gt;Ama bu konuda yazmak istemiyorum. Hem de hiç... &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="big"&gt;Üstüne üstlük, şu anda, bir de gözümün önünde, Paris'li yıllarda itişip kakışıp durduğum, dostum Masis Kürkçügil'in eşi ile birlikte oturmuş yemek yerken tokatlanması sahnesi var... Yine bir başka bir dönemden arkadaşım Mete Çubukçu da tutmuş onunla röportaj yapıyor. Masis her zamanki gibi, başına gelen olayın öfkesinden ziyade, filozofça durumu analiz ediyor: "belli ki bu poliste şiddet kurbanı, babasından, orduda çavuşundan, subayından çok dayak yemiş..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://video.milliyet.com.tr/default.asp?kanal=2&amp;amp;id=6632&amp;tarih=2007/05/03&amp;amp;get=03.05.2007"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;http://video.milliyet.com.tr/default.asp?kanal=2&amp;amp;id=6632&amp;tarih=2007/05/03&amp;amp;get=03.05.2007&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bense karamsar düşüncelerden zihnimi sıyırıp, benim açımdan heyecan verici bir "ilk" olan bu blog yazma serüvenine güzel bir resim ile başlamayı istiyordum. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="big"&gt;Dışarıda berrak, masmavi bir İstanbul baharı... 49 yaşında, hayatın nasıl bu kadar hızla değişebildiğinde, kazanım denilenlerin nasıl birer kayıp olabildiğine, aynı şekilde değişmiş olduğu varsayılanların nasıl milim kıpırdamaksızın yerinde kalıverdiğine şaşırıp duruyorum. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="big"&gt;Geride 60 yaşında oğlu yaşında polisten tokat yiyen bir sosyalist fikir insanı ve ona o tokatı atmakta en küçük bir tereddüt duymayan 20'lı yaşlarda bir insanın fütürsuzluğu...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7976400346560536769-1499934793535959309?l=kuzguncuk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/feeds/1499934793535959309/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7976400346560536769&amp;postID=1499934793535959309' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/1499934793535959309'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7976400346560536769/posts/default/1499934793535959309'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuzguncuk.blogspot.com/2007/05/ilk-yaz.html' title='İlk Yazı'/><author><name>Alİ Cem İlhan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13706465620538596303</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/-VkSTlgdjXVc/Tx1R37XHz5I/AAAAAAAAEGI/LPDC_y0aivY/s220/ci.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
